
Sa'î Mustafa
Çelebi'nin Tezkiretü'l-Bünyan'ında Mimar Sinan'ın Hayatı
Mustafa Çelebi'nin Önsözü
BU KİTABIN YAZILMASINA VESİLE OLAN HÂDİSE ŞUDUR:
Bir gün. Padişah Hazretlerinin mimarbaşısı olan Sinan Ağa, bana
geldi. Dedi ki:
- Çok kocadım. İsterim ki, öldükten sonra adım unutulmasın.
Hizmetlerim anılsın. Hayırlarımı nazım ve nesir diliyle yazar
mısın?
Bunun üzerine, Sinan Ağanın anlattıklarım, nazım ve nesirle
yazmaya başladım. Bu küçük kitap vücuda geldi. "Tez-kiretü'l-Bünyân"
adını verdim. Okuyacak olanlardan ricam, kusurlarımı ve
hatalarımı bağışlamalarıdır.
Tezkiretü'l-Bünyan
Ben, Abdülmennan oğlu Sinan, Osmanlı Devletinde dört padişaha
hizmet etmekle şeref kazandım. Sanatım ve çalışkanlığımla
mimarbaşılığa kadar yükseldim. Allah'ın takdiriyle şöhretim
bütün cihanı tuttu. Hizmetinde bulunduğum ilk padişah, Arap ve
Acem ülkelerin fâtihi büyük cihangir Sultan Selim Handır. Allah
merkadini Cennet eylesin!
Şeh-i âlem Selim bin Bâyezid Hân
Gaza kılıcı seyf-i Âl-i Osman
Anın devşirmesiyim ben kemîne
Aceb lutfeylemişdir ben hazîne
Edip rıhlet kodu bâğ-ı cihanı
Güiistân-ı cinân oia mekânı
Kılıp hâki makarr ol genc-i pinhân
Cülus etdi yerine Han Süleyman
Hakkın bir lutfu imiş kabiliyet
Kılıp cehd eyledim tekmîl-i san'at
Huda şâd eyleye rûh-ı revanın
Ede Firdevs-i âlâda mekânın
Benim üstadıma kim aferin bâd
Beni neccârlıkda kıldı üstâd
Ben, Kayseri sancağından devşirilen ilk acemioğlanlarındandım.
Asker ocağına girdikten sonra, önce marangozluğa merak ettim.
İyi ustalar elinde yetiştim. Bıkıp usanmadan çalışıp bu sanatı
öğrendim. Yükselmek ve kendimi göstermek için fırsat
gözlüyordum. Bilhassa ülkeler gezip görgümü artırmak istiyordum.
Bu fırsat çıktı. Sultan Selim Han'ın ordusunda Acem ve Arap
diyarlannı baştan başa gezdim. Mimarlığı, hendeseyi öğrendim.
Gördüğüm her binadan, her harabeden ibretle ders aldım.
İstanbul'a döndüm. Devlet adamlarının hizmetinde bulundum.
Yeniçeri zabiti olarak kapıya çıktım
DER-MEDH-İ PÂDİŞAH (III. Sultan Murad)
Hamd-i Huda vü nâ't-i Nebî oldu çün edâ
Lâyık budur ki pâdşehe eyleyeyim duâ
Sultân-ı Şark u Garb u şehenşâh-i bahr u ber
Ol âftâb-ı evc-i kerem sâye-i Huda
Tanrı, Süleyman Han oğlu Selim Han oğlu Ebu'l-Feth Gazi Murad
Han'ın saltanatını kıyamet gününe kadar sürdürsün! O öyle bir
padişahtır ki, yeryüzündeki sultanların seçkini, din
düşmanlannın ülkelerinin açıcısı, Şirvan memleketlerinin
tutucusu, Kars ve Revân Kalelerinin yapıcısı, geçitlerin
koruyucusu, eşsiz Tebrik Kalesinin kurucusu, Osmanlı Suitanlannm
kahramanı ve önderidir.
Kimdir ol şehriyâr-ı â'lî-kadr
Pâdşâh-ı güzîn sâhib-i sadr
Zıll-i Hak pâdşâh*ı heft-iklîm
Ünü Sultan Murâd ibni Seîm
Rafızî şâhııia sürüp hem at
Â'kıbet hanesinde eyledi mat
Bir kulu açdı mülk-i Şirvan'ı
Kesdi düşman kuluna şîr-i Van'ı
Yedi Rûmîler'in tapançasını
Kelb âhen sanırdı pençesini
Sanma Kars u Revân'ın aldırdı
Mâlın aldırdı canın aldırdı
Tâcdâr-ı cihan iken nâçâr
Eylediler başını tacına dar
Sebb-i ashâb eden münâfıkdır
Ne cefâ olunursa lâyıkdır
Şâh-ı â'iem-penâh sağ olsun
Çerh-ı gerdûn ana otağ olsun
DER-MEDH-İ ŞEHZÂDE-İ CİVÂN-BAHT (Veliaht-Şehzade Mehmed/lll.
Mehmed) ,
Devleti gül bahçesinin taze fidanı, saltanat ağacının turfanda
meyvesi, Murad bağının gülü, iyi tabiatlı şehzade, Cihan
Padişahının bakışına nail olmuş olan Sultam Mehmed Han, Nün ve
Sâd hakkı için Cihan Şahının hamiyetinin gölgesinde yaşasın.
İlm u ma'ârifden olup behrever
Olsun o manzûr-ı Şeh-i nâmver
DER-SIFAT-I VEZİR-İ A'ZAM-I SULTAN MURÂD HÂN
O aziz ve keremli kılınmış, devletin yasalarını nefsinde
toplayan, saygıdeğer müşîr, insanoğlunun tedbirliler zümresinin
yardımcısı, metîn fikir ve ağır rey sahibi, Allah'ın gölgesi
olan padişahın otağının en emniyetli adamı, vezirlerin en büyüğü
ve en şereflisi Siyavuş Paşa Hazretlerinin her işini Allah âsân
eylesin!
Âsaf-ı devran Siyâvuş-i zaman düstûr-r hâs
Kıldı hâsu'l-hâs â'lem anı te'sîr-i havas
Erip ahdi Süleymân-ı zamanın
Açıldı bahtı mûr-ı nâtuvânm
Anın devrinde etdim nice hıdmet
Nazar kıldı bana a'yân-ı devlet
Olup Yeniçeri çelcdim cefâyı
Piyade eyledim nice gazayı
Yolumla san'atımla hıdmetimle
Dahî akran içinde gayretimle
Dürüşdüm tâ ki tıfliyet çağından
Yetişdim Hacı Bektaş oağmdan
Rodos ile Belgrad'a azîmet
Edip geldik yine sağ ve selâmet
Yolumla eylediler atlı sekban
Sefer kıldı Mohaç'a Şâh-ı Devrân
Gelip oldum yayabaşı nice dem
Verildi zemberekçibaşılık hem
Yine Şâh eyledi azm-i Alamân
Gözüne düşmenin teng oldu meydân
Gelip Belgrad'a etdik sonra azmi
Kızılbaş ile etdik nice remzi
Bu Kızılbaş seferinde rahmetli Sultan Süleyman Han, Van kalesi
civarında "Tatvan Denizi" namıyla maruf derya kenarına geldi.
Sonradan vezîr-i a'zam olan Dâmad Lütfi Paşa, deryanın karşı
yakasındaki düşmanın ahvalini gözlemek istedi. Bunun için gemi
lâzımdı. Beni çağırdı. "Gemiler binasına mukayyed ol!" deyü
emir buyurdu. Allah'ın inayetiyle, sefer halinde ve şartlar
müsait değilken, az zamanda üç kadırga yaptım, içine top ve
tüfekler yerleştirdim. Lütfi Paşa Hazretleri, "Kapdanlığın yine
sen eyle!" deyü emretti. Emir mucibince askerimle kadırgalara
bindik. Deryanın karşı yakasına yaklaşıp düşmanın ahvalini
keşfettim. Dönüp Vezir Dâmad Lütfi Paşa Hazretlerine bildirdim.
Pek çok iltifatlarına nail oldum.
Seferden geldi çün şâhiyle â'yân
Yolumla hâsekîlik oldu ihsan
Dahî Korfu'yla Pulya azmin etdik
Gelip andan Karaboğdan'a gitdik
KARABOĞDAN SEFERİNDE SULTAN SÜLEYMAN HAN'IN TAKDİRİNİ NASIL
KAZANDIM?
Sultan Süleyman Han, Karaboğdan'a revân oldular. Purut suyu
kenarına geldiklerinde, asker geçmeye köprü lâzım oldu. Nice
kimseler mukayyed olup, bir nicegün köprü binasına çalıştılar.
Yaptıkları köprüler cümle çöktü. Çünkü nehrin kıyısı kildi ve
kazık çakılması mümkün olmuyordu. Bataklıkta köprü inşasında
âciz kalındı. Lütfi Paşa Hazretleri, Sultan Süleyman'ın huzuruna
çıktı. Dedi ki: - Saâdetlü Padişahım, köprü bina olması "Sinan
Subaşı" denilen kulunuzun kadr u itibari ile olur. Haseki
bendenizdir. Emir buyurun, yoldaşlarıyla mukayyed olsun. Gayet
üstâd-ı cihan ve mimar-ı kârdandır. Süleyman Hanın emr-i
âlîşânları vârid oldu. Köprü binasına başladım. On üç gün içinde
Purut suyu kenannda büyük ve yüksek bir köprü yaptım. Padişah
Hazretleri, askeriyle beraber saadetle geçtiler.
Lütfi Paşa Hazretleri:
- Bu köprü biz gittikten sonra kâfir elinde harâb olur. Bir kule
bina olunup hıfz u hırâseti için bir mikdar adam koyalım,
buyurdular.
Bunun üzerine Vezîr-i A'zam Ayaş Paşa, ben hakîre:
- Kule bina olunmak tedbiri nicedir? deyü istifsar
buyurduklarında:
- Münasip değildir; çünkü kâfire gayret düşüp bir kaç adamla
kuleyi alırsa, nâmı "bir kale almış" olur. Belki köprüye iltifat
bile caiz değildir. Padişah devletinde ne mahal de lâzım olursa,
köprü binası mümkündür, şeklinde fikrimi söyledim.
Lütfi Paşa, fikrine mukabele ettiğime incindi:
- Senin korkun, kalede kumandan olup kalmaktır, dedi. Ben:
- Padişahın kullarıyız, dedim, nerede emrederlerse orada hizmet
ederiz.
Pâdişâhın kadîmî çâkerlyiz
Kal'a hıfz etmenin dahî eriyiz
Eskiden kuluyuz Yeniçeriyiz
Yanar oda girer semenderiyiz
Ol zamanda Rumeli Beylerbeyisi olan Sofu Mehmed Paşa, ordunun
gerisindeydi. Birkaç gün sonra o da Rumeli askeriyle gelip
orduya katıldı. Mehmed Paşanın huzurunda da kule yapılması ve bu
suretle köprünün muhafazası meselesi konuşuldu. Paşa dedi ki:
- Eskiden ilk Osmanlılar, Rumeli'ne geçtikleri zaman, Çanakkale
Boğazı'nın üzerinde geçtikleri gemiyi yakmışlar. Şimdi biz kendi
elimizle düşman toprağında bir köprü bıakıp, bozgun düşmana
kendi elimizle bir hediye mi verelim?
Bunun üzerine köprünün muhafazası fikrinden vazgeçildi. Dâmad
Lütfi Paşa, gayetle büyük ve asil bir adamdı. Sadrâzam huzurunda
reyine muhalefet ettiğim için üzüldüğünü bana sonradan
söylemekle beraber, teveccühünü ben hakîrden eksik etmedi. Hattâ
az zaman sonra Ayaş Paşa ölüp Lütfi Paşa sadrâzam olunca, beni
eskisinden çok himaye etti.
Şöyle ki: Hassa Mimarbaşısı Acem Ali bu sıralarda öldü.
Mimarbaşılık makamı açık kaldı. Padişah Hazretleri ve devlet
adamları, "Acem Ali'nin yerine kimi getirsek, öyle bir üstâd
bulamayız" diye endişe içindelerken Sadrâzam Dâmad Lütfi Paşa:
- Bu makama Haseki Sinan Subaşı'nı getirmek gerektir. Ancak o,
bu işe kadir kimsedir, şeklinde rey beyan etmek büyüklüğünü
gösterdi.
Bunun üzerine Yeniçeri Ağası beni çağırdı:
- Padişah Hazretleri seni mimarbaşı yapmayı kararlaştırdı, dedi,
kabul ediyor musun?
Gerçi bunca yıl ömür tükettiğim asker ocağından ayrılmak benim
için elemli bir hâdiseydi. Fakat mimarbaşı olarak daha iyi
hizmet edeceğime tam bir kanaatim vardı. Kabul ettiğimi Yeniçeri
Ağasına bildirdim. Böylece mimarbaşı oldum. Osmanlı devletinde
bunca padişahlar zamanında hizmet edip nice eserler yaptım. Nice
seferlerde padişahın yanında bulundum. Hazar zamanlarında
saraylarından ve yanı başlarından eksik olmadım. Hepsinin
iltifatlarını kazanarak şereflendim.
Şükr ü minnet Hudây-ı Mennân'a
Ki kulun mazhar etdi ihsana
ŞEHZADE CAMİİ'NİN YAPILMASI
Der-beyân-ı binâ-yı cennet-nişân câmîi
Şehzade Mehmed Hân aleyhi'r-rahmeti ve'r-rıdvan
Cihanın güneşi olan padişahımız Selim Han oğlu Sultan Süleyman
Hazretlerinin en sevgili oğlu olan Şehzade Sultan Mehmed Han
ölmüştü. Süleyman Han, oğlunun ruhu için, İstanbul şehrinde Eski
Odalar yakınında büyük bir cami yaptırmak istedi. Şehzade,
burada yapılan bir türbeye gömülmüştü. Caminin inşâsı için emri
hümâyunlarını aldım. Hayırlı bir zamanda camiin temelini attım.
Az zamanda binanın kubbeleri, denizlerin dalgaları gibi boy
gösterdi. Renkli kemerleri, gökkuşağı gibi göklere yükseldi.
Dikilmiş sanmanız mermer direklidir harîminde
Temaşa etmeye durmuş nice serv-i semensîmâ
Camiin gönül açıcı sofaları, safayı arttıran mesireler gibiydi.
İki minaresi, boylu boslu iki civana benziyordu. Allah'ın
yardımıyla tamamlamak müyesser oldu. 950 tarihinde,
Rebîülevvelin başında başlanıp 955 Recebinde ilk namaz kılındı.
"Mâ'bed-i Resûl-i Emin" terkimi, tarih düşmüştür. 151 yük akça
sarf olundu.
Zehî âlî binây-ı Cennet-âsâ
Hevâsı can-fezâ âbı musaffa
Olup makbûl-i âlem câmi'i hüb
Huzûr-ı Şeh'de düşdü hayli mergûb
Salih bünyâd kıldım vaktini tâm
Edip itmamına bin sâ'y ü ikdam
Çalışdım fazl-ı Hakla nice günler
Temamı oldu hayr ile müyesser
Bana ol Şâh istihsanlar etdi
Nice ummadığım ihsanlar etdi
Bu suretle zamanın padişahtan, vezirleri ve ileri gelenleri
sayesinde birbiri ardından yüzlerce bina inşa eyledim. Böylece
80 yerde cami-i şerif ve 400'den ziyade mescid-i münîf, 60 yerde
medreseler ve 31 yerde saray ve 19 türbe ve 7 dârü'l-kurrâ ve 17
imaret ve 3 dârü'ş-şifâ ve 7 yerde köprü ve 15 yerde suyolu
kemeri ve 6 mahzen ve 19 han ve 33 hamam bina olunmuştur.
Sultan Süleyman Han Hazretleri, seferde ve hazarda ülkelerini
gezip dolaşmaktan hoşlanırlardı. Bir gün, Kağıthane taraflarını
gezerken, harab olmuş eski sukemerlerini gördüler. Coşkun ve gür
sular, boşu boşuna akıp gidiyordu. Bu akan suyun İstanbul
şehrine sevk edilmesi, padişahın cihanı gören gözlerine kolay
göründü.
Saray-ı Hümâyûn'a dönünce, müşavirlerini topladı. Vaktiyle
İstanbul'da daha kalabalık bir nüfus yaşarken, su meselesinin
nasıl halledilmiş olduğunu sordu. Bizans devrinde su
kemerleriyle şehre bol su getirildiği ve sarnıçlarda büyük
ölçüde su biriktirildiği izah edildi. Binbirdirek ve Çukurbostan
sarnıçları, bunlann en büyükleriydi. Böylece yağmur sularından
da istifade ediliyordu. Ancak zamanla Bizans inhitat edince,
şehrin nüfusu çok azalmış, bu suyolları, kemerler, bendler,
çeşmeler, sarnıçlar harab olmuştu. Bu izahatı dinleyen Süleyman
Han:
Her san'atın üstadı ve her bîsütûnun Ferhâd'ı vardır; bunlan
Mimarbaşı ile müşavere lâzımdır, buyurdu. Kâğıthane sularını
şehre getirmek emrini alınca, hemen çalışmaya başladım.
Bağladım künk gibi bir nice yerden kemeri
Olmak içün bu safâ-bahş suyun râberi
Hava terazisi ile vadilerin meylini ölçmeye başladım. Dağ
tarafından bir hendek kesip sahraya yayılan suyu itina ile bir
derede topladım. Etrafında bendler çektim. Lüleler yapıp suyu
muayyen yerlerden akıttım. Hâsılı İstanbul şehrnin ihtiyacına
elverecek bir tesis için hiç bir tedbiri ihmal etmedim. Diğer
bendleri de böyle inşa etmek için padişahtan izin istedim.
Sultan Süleyman Hanın huzuruna çıkıp dedim ki:
Saâdetlu Pâdişâhım! Bu zulmet-i hâkde ol çeşme-i candan nişan
ve bu hadrâya (yeşilliğe) Hızr-ı zamândanâb-ı hayvan ukalây-ı
ulu'l-ebsâra günden lyân ve bu vâdîler suyu zahir ve yolları
dahi öylelik yola değin hâzır ve bunun tamâm olması emr-i
şehinşâhîye dâirdir.
Ey Süleymân-ı zaman taht-ı saâdetde budur
Arzı bu mûr-ı za'îfin ayağın toprağına
Himmet eylen ki su akdığı yere yine akar
Aka gelmişdi Sitanbul'un o bağ u rağına
KIRKÇEŞME SULARINI NASIL GETİRDİM?
Cihanın Süleyman'ı olan padişahımızla bir gün su bend-lerinin
inşasını dolaşırken ben hakîre şöyle buyurdular:
- Bu suların gelmesi ne tarikle mümkün ola? Ben dahi:
- Padişahım, dedim, bunda iki tarik vardır: Biri oldur ki,
bendelerinizin hadd ü hesabı yok. Buyurun, her biri hizmete can
verir. Biri dahi budur ki, ücretle herkese iş verilip hazine
sarfoluna.
Sultan Süleyman:
Evvelki tedbirinin bize faydası yoktur, dedi, tedbir son
söylediğindir. Kendi malımızla bu işi yapmak gerek, tâ ki
kimsenin zerre miktan hatın incinmeye!
Zehî Sultân-ı Gâzî Şâh-ı âdil
Ki andan olmıya âzürde bir dil
Padişahımızın bu sevinç veren emrinden ferhan ve şadan oldum.
Sonradan Mısır Beylerbeyisi ve veziri olan Ali Ağa, su bendleri
inşası için masraf emini tayin edilip yanıma verildi. Zamanın en
değerli mimar ve mühendislerini topladım. Bir vakt-i şerif ve
sâat-i latifte inşaata başladım. Birkaç gün içinde bu teşebbüs,
bütün İstanbul halkı tarafından duyuldu.
Dedikodu başladı. Bina emini Ali Ağa, bu dedikoduları Saâdetlü
Padişaha bildirdi. Vezirlerin içinde bile, "Bu işe bu kadar mal
ve hazine harcanır mı?" diyenler çıktı. Onlar istiyorlardı ki,
para harcanmadan dağlar delinip İstanbul şehri bol suya
kavuşsun. Hattâ aralannda, hesaplanmın yanlış olduğunu, bu
hesaplarla İstanbul'a su getirilemeyeceğini, iddia ettiğim
miktarda suyu toplamak muhal olduğunu söyleyen ilimsizler vardı.
Padişah Hazretleri, bu dedikoduların tesirinde kalıp bir gün
inşaat mahallini saadetle teşrif buyurup dediler ki:
- Bu derelerin yukarılann kestirip her dereden ne mikdar su var
ise toplayıp lülelere akmak tedarikinden emin misin? Bu derece
ne mikdar su var, bilir misin?
- Saâdetlü Padişahım, dedim, su beş lüledir ve tahminim
hatasızdır.
Bina emini Ali Ağa atılıp:
Padişahım, dedi, Mimar Ağa bendeniz aceb fende mahirdir ve üstâd-ı
kâmildir. Yer altında gizli olan suyu, yer üstünde akan su gibi
bilir.
Pâdişâhım müdâm vâr olasın
Taht-ı devletde ber-karar olasın
Ben ne hakim ki ben çü
Hızr-ı zaman Edem izhâr çeşme-i hayvan
üyk fennimde hayli üstadım
Husrevâ hıdmetinde Ferhâd'ım
N'ola olsa bu mâr zâr u zelîl
Sen Süleyman'a böyle hayra delil
Nûş edip subh u şâm bây u gedâ
Edeler Pâdişâha hayr-duâ
Daha Saâdetlü Padişahın geldiğini görür görmez adamlarımı su
dolu derelere gönderip lüleleri hazırlatmıştım. Onun için
Padişah Hazretleri:
Hani arzolunan sular nerededir? Gel, göster, buyurduklarında
şaşalamadım. Önlerine düştüm. Heyecanımdan düşe kalka yol
gösterdim. Cenâb-ı Haktan işimi kolaylaştırmasını diledim:
Yâ İlâhî alîm u dânâsm
Cümle ezdâddan müberrâsın
Beni vâdî-i gamda zâr etme
Şeh yanında zelîl u hâr etme
Nihayet, 30 lüle suyun aktığı dereye vardık. Lüleler
hazırlanmıştı. Saâdetlü Hünkâr, tertemiz suyu gürül gürül akar
görünce müsterih olup:
- Mimar, gel beri, su hemân bu mudur? Gayri yerierde dahi var
mıdır, buyurdular.
- Belî padişahım, dedim, iki derece dahi bunlann emsali sular
akmaktadır. Arzolunan yüz lüledir amma, ziyadesi elli lüle dahi
almak muhakkaktır. Bilhassa havalar ısınmaya başlayınca, sular
asla bundan eksik olmaz!
Pâdişâhım revân ola her dem
Su gibi hâk-i pâyine âlem
Kelimâtm misâl-i çeşme-i cân
Ver dil-i teşneye safa her ân
Umarım vere sana Hayy-ı Samed
Hızr-ı zinde gibi hayât-ı ebed
Taht-ı devletde kâmrân olasın
Baht-u izzetle hem-inân olasın
Oradan Saâdetlü Padişahımla başka bir dereyi görmeye gittik.
Orada da lülelerce sular akıyordu. Sultan Süleyman Han, safa ile
tertemiz sudan içip başka bir dereye revân oldular. Orada da
suları yeryüzüne çıkmış çağlayıp akar gördükte, mübarek
kaşlarının çatıklığı son bulup yüzlerin de inşiralı eserleri
belirdi. Hemen sırtıma bir hil'at giydirip bendelerine pek çok
iltifat buyurdular.
Dereleri kazarken, toprak altından yekpare mermerden oluklar
çıkıyordu. Bir müddet sonra o kadar mermer çıktı ki, Saâdetlü
Padişah görmek için yeniden teşrif buyurdular. Bu eski eserleri
hırpalamadan toprak altından çıkardığım için iltifat ettiler.
Mazhar düşünce lutf-i şehr-i dâd-güstere
Ol demde himmetiyle el urduk kemerlere
Dökdük o yolda su yerine sîm ile zeri
Eflâke erdi kavs-i kuzah-veş kemerleri
Yolundan eyledik suları çeşmeye revân
Kıldı du'â-yı hayr bize şâh-ı ins u cân.
Yaptığım bendlerden biri "Uzunkemer" demekle meşhur olmuştur.
Boyu 20 arşın ve uzunluğu 1.220 arşındı. "Gü-zelcekemer" denen
diğer bend de çok gösterişli oldu. Diğer bir kemer üç kattır ve
üzerinden bir atlı rahatça geçebilir. Bunun yüksekliği 65
arşındır ve temelinin derinliği 18 arşındır. Bu kemere "Mağlova
Kemeri" denir. "Müderris Kemerleri" de birkaç kemerden
müteşekkildir. Bunun havuzunda bütün akarsuların suları
birikiyor, buradan İstanbul'a dağıtılıyordu. Bu bendin
yüksekliği, yeraltında temeli de hesap edilirse, Galata Kulesi
kadardır.
Ondan sonra, kemerlerin geçtiği yolları tamir ettim. Bütün bu
işler 962 tarihinin Zilkaadesi evvelinde başladı ve 971
tarihinde tamamlandı. Dört yüz kere yüz bin ve iki yüz bin ve
altmış üç bin altmış üç akça sarf olundu.
Bunlar, yeni yapılan kemerlere giden paraydı. Bizans'tan kalan
kemerlerin ihyası için de doksan yedi yük ve doksan bir bin yüz
kırk dört akça harcandı. Ve nice zahmetlerden sonra, İstanbul
şehri, "Kırkçeşme Suları" denen bol suya kavuştu.
Dediler "Ey Şâh-ı Âlem, Husrev-i encüm-haşem
Baht-ı izz u devletin olsun ziyâde dem-be-dem
Hamdü li'llah pâdşâhım geldi ol âb-ı revân
Oldu âsûde devâm-ı devletinde ins u cân"
Kırkçeşme suları İstanbul'da önce Saray-ı Hümâyûn'a ve hemen
arkasından bütün şehre verildi. Fesatçılar, iş bu safhaya
geldikten sonra bile nifaklarına devam ettiler:
Bu suda taze su rayihası yok, galiba birikmiş eski sudur, diye
herzeler söylediler. Halbuki künklerle sevk edilen akarsuda bir
miktar lezzet değişikliği olacağı gayet tabii idi. Padişah, bu
makûlelere kulak asmadı ve hil'at giydirerek beni taltîf etti.
İstanbul'da yeniden birçok çeşme yapıldı. Saâdetlü Padişahın
fermanı, İstanbul'da bir tek mahallenin bile su sıkıntısı
çekmemesi yolundaydı.
Olup Hak dest-gîri ol emirin Mu'îni oldular bay ve fakîrin
Bu iş, çok büyük bir hayır işiydi. Öyle ki. Sultan Süleyman,
sabah akşam, fakir ve zenginin, kadın ve erkeğin, ihtiyar ve
gencin pek çok duasını alıp kâmrân oldu.
Zehî Sultân Ebu'l-Hayrât-ı
Gazi Selâtîn-i cihanın ser-firâzı
Getirdi çeşmeler Sultan Süleyman
Anın hayratına yok hadd ü pâyân
Demişler seyr edenler rüzgârı
"Olur bir hayr-ı carî mâ-i carî"
Hazîne dökdü su yoluna Sultân
Sitanbul halkını hep kıldı reyyân
Çekip şemsîr kıldı kasd-i küffâr
Gaza üstünde verdi canı nâçâr
Açıp Bulgar ile efrenc-i Rus'u
Tamâm aldı kılâ'-ı Üngürâs'u
İmaretle medâris kıldı muhkem
Binây-ı cami vü dâru'ş-şifâ hem
Yedi andan gedâ vü bây nî'met
Dura durdukça âlem tâ kıyamet
O şahın ruhu içün her sakaya
Sebîl eyler durup bây ü gedâya
Bürehne-pây olur Sâ'dî-i şeydâ
Hüseyn-i Kerbelâ aşkına saka
Erip Hızır'a olur pîr-i hünerver
Su gibi hayr olmaz ey birader
Olur çeşme saka-veş yolda gûyâ
Durup herkese der "Allah içün mâ"
Tarîk-i dosta hayrın isteyen dâd Ede
Allah içün bir çeşme bünyâd
Umarım bu sudan eden safâyı
Du'âdan ana Mî'mâr-ı gedâyı
Hudâyâ avn ile hem-râh eyle
Yerin kurb-ı Resûlu'llah eyle.
SÜLEYMANİYE'Yİ NASIL YAPTIM?
Bir sabah, Cihanın Hakanı olan Selim oğlu Sultan Süleyman Han,
ben fakiri huzuruna çağırdı. Bir cami yaptırmak istediğini ve
beni bu işe memur ettiğini söyledi.
Buyurdu ol şeh-i ferhunde-tâlî'
Yapam kendilerine bir hûb câmî'
O dem tarh eyleyip Eski Saray'ı
Süleymâniye'ye vurdum binayı
Bilir ehl-i hünerler evvel âhır
Ne san'atlar olupdur anda zâhîr
Bir vakt-i şerîf ve bir sâat-i sâ'd-ü latîfte ol camie temel
vuruldu ve kurbanlar kesilip fakirlere ve sâlihiere sonsuz
ihsanlar verildi.
Süleymaniye'de kullandığım dört büyük mermer sütunun her biri
bir diyardan gelmiştir. Bunlardan "Kıztaşı" dedikleri sütun,
Bizans zamanında dikilmiş, minare kadar uzun bir taştı.
Meğer kim ol sütûn-ı pâk-i mermer
Sipihrin çarhına olmuştu mihver
Anı yâd olmağa kılmış nişane
Erip bir kûhken-veş zû-gunûna
Sütun etmiş bu tâk-ı Bîsütûn'a
Pâdişah-ı Âlempenâhın emr u fermanıyla, "Büyük Kalyon" denen
sütunlar, itina ile dikildi ve kat kat sağlamlaştırılıp oynamaz,
yıkılmaz hale getirildi. Bu iş için çok çalışıldı. Adam gövdesi
kalınlığında halatlar, kadırga direkleri kullanıldı. Binlerce
acemi oğlanı bu işlerde hizmet etti. Uzun sütunlar diğer
sütunlarla aynı boyda olmak üzere kesildi, sütunlardan birisi,
gemiyle ta Mısır İskenderiye'sinden getirildi. Diğeri
Baalbek'ten Akdeniz'e kadar sürülüp oradan deniz yoluyla
istanbul'a taşındı. Dördüncü sütun da Topkapı Sarayı'ndan
söküldü.
Oldu Kabe bu camie mevzun
Çâr yâr oldu anda çâr sütün
Çâr rükn üzre hâne-i İslâm
Umarım ola bende-i zâre
Bunların yüzü suyuna çâre
Bir nice râzgâr leyi u nehâr
Bir nice üstâd-ı kâr-güzâr
Cami için lâzım olan bütün ak mermerler, Marmara adasından
kesilip getirildi. Yeşil mermerler Arabistan'dan, somaki
mermerler başka diyarlardan getirildi.
Mermeri verildi ânın her zaman
Mevc-i deryâ-yı melâhattan nişan
Sofflar menzil-geh-i safa
Camlar âyîne-i âlem-nümâ
Kapılar abonos ağacından yapılıyor, en değerli sedefkârlar
tarafından işleniyordu.
Renkli ve nakışlı camlar, emsalsiz birer sanat eseri olarak
yaptırıldı. Güneşin ve mevsimlerin ışıklarıyla renk değiştirir,
camiin içine her an başka bir manzara verirdi.
Oldu bir mecma'-i ehl-i safa
Cennet-âsâ bir makam-ı dil-güşâ
Camlar çün şehber-i Rûhu'l-Emîn
Rüstem'in hayranı nakkaşân-ı Çîn
Nihayet camiin azametli kubbesini kapattım. Hattatların en
büyüğü olan Karahisâr, kubbeye emsalsiz bir hatla bir âyet-i
kerîme yazdı. Her kapıya ayrı kitabeler kondu. Bu kitabeler, en
büyük sanatkârlara yazdırıldı ve oyduruldu.
Süleymaniye'yi inşa ederken bir taraftan başka binalar da
yapıyor, bilhassa Fenerbahçe Sarayı'nı bitirmeye çalışıyordum.
Bu sıralarda Saâdetlü Padişahım, Edirne'de idi.
Münafıklar, padişaha mektup yazıp cami ile uğraşmadığımı, başka
işler yaptığımı bildirmişlerdir. Hatta, bazı ahmaklar, "Bu kadar
büyük kubbenin durması muhaldir" diye dedikodular eder, hergün
kubbenin çökeceğini hayâl ederlerdi. Cünûn getirip büyük kubbe
tutturmak sevdasıyla hayran olduğumu iddia edenler de vardı.
Bunlar, "Binayı kara çamurdan çıkarmaya kadir değildir. Aybı
zahir ola, kubbenin durmasında şüphe vardır. Herif bu kubbeye
hayrandır, hemân günün geçirir, tedârükten kalmış, sevda
galebesiyle cünûn vadisine varmıştır" diyorlardı.
Oldu efkâr ile meğer şeydâ
Kıldı muhtel dimağını sevda
Padişahdan ki ihtimam olmaz
Şüphe yoktu bu iş temam olmaz
Buldurur şimdi cümle kavl-i enam
İki yılda be-cidd ola tamâm
Dikkatli oldu ise serkârin
Bakı ferman Cenâb-ı Hünkâr'ın
Çünkü Şeh bu cevâbı gûş etdi
Deli derya misâli cûş etdi
İsteyip at gazapla Şâh-ı Cihan
Hiddet ile olur binaya revân
Bir gün mermercilerin çalıştığı sahadaydım. Camiin mih rab ve
minberinin ne şekilde oyulması gerektiği hususunda mermerci
ustalarıyla müzâkere ediyordum. Ansızın Saâdetlü Padişah
geldiler. Kemâl-i edeble selâmlayıp ellerimi kavuşturarak
huzurlarında durdum. Gazab ve celâllerini belli ederek:
- Niçin benim camiimle mukayyed olmayup mühim olmayan nesnelerle
vakit geçirirsin? Bana, bu bina ne zamanda tamam olur, tez haber
ver. Yoksa sen bilirsin? buyurdular.
Cihan Hakanından şimdiye kadar işitmediğim bu ağır hitab
karşısında şaşırdım, dilim tutuldu. Ancak şu sözleri
söyleyebildim:
- Saâdetlü Padişahım, devletinde iki ayda inşâallahü teâlâ tamam
olur!
iki ay, sözüne padişah kadar maiyeti de şaşırdı. Maiyetinden
biri beni himaye etmek için:
- Mimar Ağa, dedi, Saâdetlü Padişahımız ne buyururlar işitir
misin? Bu bina, ne zaman kapısı kapanacak şekilde tamam olur?
- İki ay tamam olunca, bu bina da tamam olur, diye cevap
verdim, ağzımdan çıkan ilk sözden dönmedim. Cihan Hakanı:
- Ağalar, Mimarbaşı ne dedi şahit olun, buyurdu, sonra bana
dönüp, "İki ay olunca tamam olmazsa seninle söyleşirüz!" dedi.
Saadetle Saray-ı Hümâyuna revân oldu.
Saray-ı Hümâyuna vardıklarında, Hazinedârbaşına vesair
maiyetlerine:
- Mimarbaşmın cinnet geçirdiği açığa çıktı: Hiç iki ayda bir
nice yıllık iş mümkün müdür? Adam, başının korkusundan aklını
aldırdı. Çağırıp siz de sual ediniz, görün ne cevap verir. Eğer
sözü karıştırırsa, bina ahvâli müşkül olur, buyurdular.
Saraya davet edildim. Derhal gittim. Hazinedârbaşı:
- Ne zamanda tamam olması mümkündür? dedi.
- Padişah Hazretlerine "İki ayda tamam olur" deyü cevap verdim.
Sizleri şahit tuttular. İnşâallahü teâlâ iki ayda tamam edip
tarihe namımı bırakırım, dedim.
Cevabımı Cihan Hakanına arz edip dediler ki:
- Padişahım, adama gayret düşmüştür. Inşâallah akl-ı evveldir.
Bu ihtimam ki, bunda vardır, yakında cami-i şerifinizde namaz
kılınmak nasip ola!
Bunun üzerine, bütün şehirde ne kadar işe yarar sanatkâr ve usta
varsa topladım. Hepsine iş verdim: Yalnız gündüzleri değil,
geceleri de çalıştırıyor ve boş bir saat bile geçirmiyordum. Bir
hafta sonra Saâdetlü Padişah, tekrar teşrif ettiler:
- Mimarbaşı, buyurdular, kavlinde berkarar mısın?
- Allah'ın inâyetiyle, ol günden iki ay olunca Saâdetlü
Padişahımın himmetleriyle cami-i şerifini tamamlayıp kapısını
kaparım, dedim.
Pâdişâhın devletinde cehd edip
Eyledim her köşeden nakş u Nigâr
Hem serî vü hem latîyf u bî-bedel
Az olur anı bilür üstâd-ı kâr
İlâhi, binbir adın hürmetiçün
Habibin Mustafa'nın izzetiçün
Ziyâd et Pâdişâhın devletini
Adûya fırsatını nusretini
Bana tevfîkıni hem-râh ü yâr et
Esâsın bu binanın üstüvâr et
Nihayet iki ay tamam oldu. Allah'ın inayeti ve padişahın
himmetleriyle bitmedik bir köşe kalmadı. Süleymaniye tamamlandı.
Cümle kapısını ve diğer kapılarını kapadım. Cihan Hakanı,
maiyetleri ve devlet ileri gelenleriyle teşrif buyurdular.
Camiin anahtarlarını mübarek ellerine teslim ettim.
Hamd-i Allah Pâdişâhım hak sana
Eyledi bir câmi-i âlî bina
Al bunu miftâh-ı beytullahtır
Reh-nümây-ı sâlikin âgâhdır
Padişah Hazretleri, maiyetindeki bir zâta dönüp:
- Camiin kapısını açmaya en lâyık kimdir? buyurdu.
- Padişahım, Mimar Ağa bendeniz, bir pîr-i azizdir. Camii açmaya
herkesten fazla o lâyıkdır, cevabını aldı. Bunun üzerine Cihan
Padişahı olan Sultan Süleyman Han bana dönüp:
- Bu bina eylediğin Tanrı evini sıdk u safa ve duâ ile yine
senin açman evlâdır, dedi.
Dua ederek anahtarı can u gönülden bana verdi. "Ya Fet-tâh!"
deyip kapıyı açtım. Padişahın tarife gelmez iltifat ve
ihsanlarına nail oldum. Hemen Cenab-ı Hak, şimdi tahtta bulunan
torunu Sultan Murad'ı muammer eylesin!
Ben ki mi'mâr-ı mübarek akdemim
Ben ki pîr-i hânkah-ı âlemim
Hak bilir yaptım nice beyt-i İlâh
Nice bin mihrabı kıldım secde-gâh
Anın her kaşede âb-ı revanı Verir çün
Âb-ı Hayvan'dan nişanı
Bunun bir sebzesi çün Hızr-ı pinhân
Suyu zulmetde mahfî çeşme-i cân
Yakınları, padişaha şu cevabı verdiler:
- Padişahım, bir bahçede su akmayınca yeşillik ve neş'e
olmaz!
Ateşi gör ki oidu râhat-ı dey
Bahta olur anın ile her şey
Âbdan erişir cihâna hayât
"Ve mine'l-mâi külli şey'in Hay"
Saâdetlü Padişah, derhal bu hasbahçeye bol su getirilmesi için
bir su dolabı yapılmasını ferman buyurdular. Beni çağırdılar.
Huzurlarına vardım. Dedim ki: - Padişahım güzel fikretmişler. Bu
mahalde dolap yapmak kabildir. Ancak suyu yükseğe çıkarmak
lâzımdır. Tâki bol ola ve her yerden çağlaya. Nitekim pınarlar,
ekser dağların başındadır.
Yeryüzünde alçağa akmakdadır âb-ı revân
Liyk bâlâya aka hâk içre oldukça nihân
Cihan Hakanı:
- Eğer bu mahalde su çıkmaz ise Mimarbaşı ile söyleşiriz, diye
lâtife buyurup saadetle Saray-ı Hümâyûn'a azîmet buyurdular.
Hemen çalışmaya başladım. Ferhâd gibi dağı deldirip güzel ve bol
suyu dolaba verdim. Bu arada zemini kazarken, bir adam boyu
kazıldıkta kâfir zamanından kalma mermerler bulundu. Sultan
Süleyman Han, görmeye geldiler. Coşkun suyu hasbahçenin içinde
çağlar görünce gayetle safa buldular. İltifat buyurdular. Hattâ
Hasodabaşıağa:
- Padişahım, bu Mimarbaşı Ağa bendeniz boş adam değil;
evliyalıktan nasîbi var gibi, ne aceb toprağın altında olan suyu
bildi, diyerek lâtife etti.
Meğer Hızr-ı zamandır mâ-hasal bu pîr-i nûrânî
Nümâyân etdi şaha zulmet içre âb-ı hayvanı
Dedi Şeh zahiren "bu san'attır"
Liyk mâ'nâda hem keramettir
Olsa fenninde bir kişi üstâd Şükr ü minnet
Hudây-ı Mennân'a Mâlikiz böyle kâmil insâna
BÜYÜKÇEKMECE KÖPRÜSÜ'NÜ NASIL YAPTIM?
Bir gün, karaların ve denizlerin Hakanı Sultan Süleyman Han,
istanbul yakınlarında gezerlerken, Büyükçekmece Kasabasına
geldiler. Kasabadan karşıya geçmek için, deryada kayığa binmek
ve şimale çıkıp deryayı dolaşmak icap ediyordu.
Halbuki bu yol İstanbul-Edirne üzerinde bulunup gayetle işlekti.
Eskiden derya üzerinde bir köprü vardı; fakat zamanla
yıkılmıştı. Derhal ol mahalde büyük bir taş köprü inşası için
ferman buyurdular.
Beni çağırıp dediler ki:
- Büyükçekmece'de kâfir zamanında köprü bina edenler ne tarikle
eylemişler ve haraba sebep ne olmuş? Şimdi köprü bina olunmak
lâzım gelmiştir, yerinde keşif yapıp arz edesin!
Fermân-ı hümâyûnlarını alır almaz, Büyükçekmece'ye geldim.
Huzura çıkıp dedim ki:
- Padişahım, kâfir zamanında yapılma köprünün harap olmasına
sebep budur ki: Köprüyü deryadan kaçırıp kenardan yana yatak
içine düşürmüşler. Ol cihetten temeli bozulup harab olmuş.
Deryadan yana hem sığ, hem sağ yerdir. Bu tarafta köprü kurmak
evlâdır.
Saâdetiû Padişah, gayet hazzedip hemen başlamam için emir
buyurdular. Bir kaç marangoz, bir o kadar taşçı, ustalar ve
mimarlar topladım. Köprünün her ayağına kalyon gibi birer
sanduka çattırdım. Aralarına iki-üç adam boyu muhkem kazıklar
koydum. Fazla suyu boşaltıp attım. Kazıkların arasına kurşun
akıttım.
Buyurdu bendesine Hazret-i Şâh
"Yapam deryaya bir köprü ola râh
Çekip kavs-i kuzalı gibi kemerler
Ki yeksan ola halka bahr ile ber"
Salındı kaa'r-ı deryada esâsı
Erişdi evc-i âlâya binası
Hakkın avni ile buldu kemâli
Büyükçekmece'de ol cisr-i âlî
Dün ü gün oluben bâis du'âya
Güzergâh oldu hep bây u gedâya
Bu köprü için yüz on dört yük ve yetmiş üç bin yüz elli üç akça
sarf olundu. Köprü, muazzam bir âbide gibi yükseldi. Cihan
Hakanı görüp "aferin" dedi. Üzerinden geçip Sigetvar Seferine
çıktı. Bu seferden dönemeyip gaza meydanında vefat etti. Oğlu
Sultan Selim Han, İstanbul'a gelip saadetle tahta oturdu.
Ordunun başına geçmek ve babasının cenazesini getirmek için
Belgrad'a giderken, bu köprüden geçti. Ben de oradaydım. Devrin
şairlerinden Hüdâyî, bu köprü için şu mısraı tarih düşürmüştür:
"Eyledî kâmil Süleyman Köprüsün Sultan Selîm"
EDİRNE'DE SULTAN SELİM (SELİMİYE) CAMİİ'Nİ NASIL YAPTIM?
Sultan Selim Han, Edirne'yi çok severlerdi. Bu şehirde büyük bir
cami yaptırmak arzu ettiler. Bana ferman buyurdular ki,
"Rüzgârda misali olmaya". Edirne'ye gidip çalışmaya başladım.
Caminin dört minaresini kubbenin dört tarafına oturttum. Her
birine üçer şerefe yaptım. İki minaresinin üçer merdiveni
vardır. Çıkanlar birbirini görmezler. İlk merdiven birinci
şerefeye, ikinci merdiven ilk iki şerefeye, üçüncü merdiven ise
üç şerefeye birden açılır. Edirne'de benim camiîmden evvel en
büyük cami üç şerefeli idi. Minaresi azametli ise de, kuleye
benziyordu, gayet kalındı.
Sultan Selim Camii'nin minareleri ise hem naziktir, hem de üçer
yolları vardır. Ki, bu kadar ince minarede üç yol yapmanın gayet
müşkül olduğunu aklı başında olanlar anlar. Kubbesi de pek
azametlidir. Yapılırken herkes, "Daire-i imkândan hâricdir" deyu
dedikodu yapmışlardı. "Ayasofya kubbesi gibi kafirlerin mimar
geçinenleri, Müslümanlara galabemiz vardır" derlerdi. "O kadar
büyük kubbe oturtmak gayet müşküldür" dedikleri, bana dert
olmuştu.
Sultan Selim Camii'ni yaparken, Allah'ın yardımı ve Sultan
Selim Han'ın arzusu üzerine kubbesini Ayasofya kubbesinden 6
arşın boydan, 4 arşın derinlikten ziyade eyledim"
Zehî Sultan-ı âdil Şâh-ı devrân
Şeh-i âlem Selim Han bin Süleyman
Edirne şehrine kıldı nazar o!
Kodu hayr ile âlemde eser ol
Bu âlî camii ol kıldı bünyâd
Cihan durdukça ola hayr ile yâd
Nezâket dikkat ü hem resm-i hey'et
Muhassal hatm olubdur onda san'at
Direksiz kubbenin altında el-hak
O kubbe oldu bir tab-ı muallak
"Ayasofya gibi kubbe asla yapılmaz"
Bahs eder hep cümle dünyâ
Bu âlî kubbe andan oldu a'zâm
Kalanın bilmezim Allahü a'lem
BİNA ETTİĞİM ESERLERİ GÖSTERİR FİHRİST
El-Hamdü li'llâhi Rabbi'l-Âlemîn! Bu "Tezkiretü'l-Bünyân"-ın
sonuna "Tezkiretül'-Ebniye" diye bir risale ilâve eylemek
hatırıma geldi. Burada bina eylediğim camilerin ve başka
eserlerin bir fihristini yazdım.
Ümid ederim ki, kıyamete kadar gayret ve çalışmam unutulmaz ve
yaptığım eserler yıkılsa bile, bu fihristi okuyanlar beni hayır
dualarından unutmayıp hatırlarına getirirler!