|
|


Süleymaniye’nin inşasına 13 haziran 1550 tarihinde başlanmıştır. Kurbanlar kesilerek temel atılmış ve kurban etleri fukaralara dağıtılmıştır.

İnşaat'ta imparatorluğun dört bir yanından kopup gelen binlerce insan görev aldı. Küçük bir kent görünümünde ki bu külliye 9 yıl gibi kısa bir sürede tamamlandı. Işık gölge oyunlarına olanak veren bütünlüğe yönelmiş bu iç mekân ALLAH’ın birliğini simgeler gibidir.
Süleymaniye’yi sadece cami olarak değil; bir bütün olarak “külliye” yani bir yaşam merkezi, bir sosyo-kültürel kompleks olarak görmek gerekir. Burada “insan”a “Hazret-i insan” değeri verilmiş ve beşerin bütün ihtiyaçlarının görüleceği bir kompleks inşa edilmiştir

İnşasına, Kanuni'nin vefat eden oğlu Şehzade Mehmed adına yaptırdığı külliyenin tamamlanmasından hemen sonra başlanan Süleymaniye Külliyesi'nin Ayasofya, Bayezid, Şehzade ve Fatih camilerinin yüksek noktalarını taçlandırdığı yarımadanın doğu ucunda, Topkapı Sarayı'nı, Boğaz'ı ve kısmen de Marmara'yı gören, Haliç'e hakim konumdaki arazide, günlük hayatın yoğun bir biçimde yaşandığı Haliç kıyılarına inen yamacın hemen kenarında inşa edilmesi kararı ve bu kararla şehre yapılan âbidevî katkı, Sinan'ın dâhiyâne mimarî tercihlerinin sonucudur. İstanbul’a ne kadar yüksek bina yapılsa da Süleymaniye’nin Silüetini kapatamaması da bir başka ilginç olaydır…

|
|

Rivayet edilir ki Süleymaniye’nin kubbesi Hz. Peygamber efendimizi, dört minaresi de dört halifesini simgelemektedir. Bir başka rivayete göre de dört minaresi, yapıyı inşa ettiren Kanuni Sultan Süleyman’ın İstanbul’un fethinden sonra dördüncü padişah olduğuna; şerefelerin on tane oluşu Kanuni Sultan Süleyman’ın onuncu Osmanlı padişahı olmasına işaret eder. Tabi bu rivayetler ne kadar doğrudur ALLAH bilir.

Külliye'nin inşası sırasında, Kanuni'nin gereksiz harcamalardan kaçınılması hususundaki yazılı ikazlarına rağmen, Sinan'ın Haliç fay hattındaki bu yamaç üzerinde takriben üç yıl süren temel inşaatı için büyük harcamalar yapmış olması, bu harcamaların israf addedilmeyen giderler sayıldığını ve Padişah'ın Süleymaniye için yer seçimine verdiği özel önemi göstermektedir.

Sinan Ülke’nin insan ve malzeme olanaklarını sonuna kadar kullanmayı bilen bir insandı. Sinan’ı Koca Sinan Yapan çevresine toplamayı başarabildiği üstün nitelikli insanlar ve ustalardı.

Örneğin Süleymaniye’nin duvarlarına Kuran’dan ayetler yazma işi için Hat Sanatı’na o zamanlar Damgasına vuran ve bu sanata yenilikler getiren Ünlü Hattat Karahisarlı Ahmed Şemseddin ile onun talebesi Hasan Çelebi’ye emanet etmişti. Karahisarlı bu işi yaparken 90 Yaşında idi. Bu işi yapan Hattatlar iki deri parçası arasında dövdükleri altın tozlarını varak denen çok tabakalar haline getiriyorlar. Ve tutkallanan yerlere özenle yapıştırıyorlardı. Bu büyük Usta Süleymaniye’nin açılışından bir yıl önce bu dünyadan göç etti…


|
|

Süleymaniye camisi ve külliyesi yaklaşık 70 dönümlük bir arazi üstüne kurulmuş içinde barındırdığı kurumlarda göz önüne alınırsa aslında küçük bir kent görünümde bir yapıdır!
Süleymaniye camiisi’nde Sinan Akustiği yakalamak için 40 gün nargile sesiyle kubbe bu kubbe altında çalışmıştır. 40 gün sonra akustiği yakalamıştır.

Camii’de kullanılan sütunlardan biri İskenderiye’den gelmiştir. Getirilirken gemiye yükleme yapılırken yeniçerilerden birinin parmağı altında kalarak kopmuştur.

Camii’de kullanılan sutünlardan biri ise Bizans’lıların en nadide anıtlarından biri olan Kıztaşı anıtıdır.

Sutünlardan üçüncüsü Baalbek’ten getirilmiştir.

Dördüncü sutün ise Topkapı sayından getirilmiştir.

Teknik veriler ve bilgiler:
Kıble istikametinde Haliç boyunca uzanan arazi, Süleymaniye Camii'nin Topkapı Sarayı, Sultan Selim Camii ve Eyüp Sultan Türbesi'nin oluşturduğu önemli eserler dizisi arasında, Haliç'ten Üsküdar kıyılarının odak noktalarından ve denizden görülmesini sağlıyordu.

Bu yerin seçimi neticesinde Zeyrek sırtlarındaki Bizans'ın önemli dinî merkezlerinden Pantokrator Kilisesi, Fatih Külliyesi ile Süleymaniye Külliyesi arasında kitle büyüklüğü açısından daha az önemli hale gelirken, Ayasofya Haliç, Galata, Sarayburnu'ndan, Haliç'in kuzey yamaçlarındaki Okmeydanı'ndan bakıldığında etkileyici şekilde görünen Süleymaniye'nin arka planında kalıyordu.

Yer seçimi, Süleymaniye'nin şehir peyzajının önemli bir unsuru haline gelmesine, birçok noktadan güzelliğinin tadılmasına, şehri ve şehir hayatını zenginleştirerek kültürel duyarlılık ve çevre bilincine yeni ufuklar açılmasına imkân verecek şekilde neticelendirilmiştir.
Ayrıca, büyük din ve ilim kuruluşlarının geniş iskân alanlarındaki yoğun nüfusun ihtiyaçlarını karşılaması gerektiği kabulünün de Süleymaniye Külliyesi'nin yer seçiminde etkili olduğu söylenebilir. Külliye, Osmanlı Devleti'nin Fatih Külliyesi'nden sonra ikinci ve en büyük ilim merkezi olarak gerçekleştirilmiş ve hizmet vermiştir.
|
|

Sinan'ın bütün yapıları, eski Mısır, Roma ve batı Avrupa dünyasına hakim olan, maddî varlık alanına ait büyüklük ideolojisine zıt bir insanî ölçü ve nisbîlik yaklaşımına sahiptir. Bu bakımdan Süleymaniye, Roma'daki Saint Pierre Kilisesi, şoransa Katedrali, Londra Saint Paul Katedrali veya Ayasofya benzeri bir tavırla tek başına, büyük cüssesiyle saygınlık kazanmaya çalışan bir mimarî tasarım elde etme sürecinin ürünü değildir.
Süleymaniye Külliyesi, cami, medreseler, darüşşifa, imaret, tabhane, darülkurra, hamam ve dükkân dizilerinden oluşan büyük bir komplekstir. Mimar Sinan'ın mütevazi türbesi de külliyenin bir köşesinde yer almaktadır.


Sinan'ın bütün yapıları, eski Mısır, Roma ve batı Avrupa dünyasına hakim olan, maddî varlık alanına ait büyüklük ideolojisine zıt bir insanî ölçü ve nisbîlik yaklaşımına sahiptir. Bu bakımdan Süleymaniye, Roma'daki Saint Pierre Kilisesi, şoransa Katedrali, Londra Saint Paul Katedrali veya Ayasofya benzeri bir tavırla tek başına, büyük cüssesiyle saygınlık kazanmaya çalışan bir mimarî tasarım elde etme sürecinin ürünü değildir.
Süleymaniye Külliyesi, cami, medreseler, darüşşifa, imaret, tabhane, darülkurra, hamam ve dükkân dizilerinden oluşan büyük bir komplekstir. Mimar Sinan'ın mütevazi türbesi de külliyenin bir köşesinde yer almaktadır.
Yukarıda da temas ettiğimiz gibi, Sinan, camiyi şehrin çeşitli yörelerinden bakıldığında etkili kılmak amacıyla Evvel, Sani ve Tıp medreselerini cami ile mahalle arasındaki düzlüğe; darüşşifa, imaret ve tabhaneyi batıya doğru alçalan yamaçta yüksek bir kaide üzerine, Salis ve Rabi medreselerini ise Haliç'e doğru hızla alçalan arazide, camiyi üzerinde taşıyan büyük platformun altındaki dükkân dizisinin karşısına yerleştirmiştir.


Sinan'ın türbesinin karşısındaki cami duvarının kuzey köşesinden başlayıp Medrese-i Rabi ve hamamın karşısındaki avluyu teşkil eden platformun altındaki yolun nihayetinde dükkân dizileri aynı zamanda bir istinad duvarı teşkil ederler.

Darülhadis, caminin kıble duvarı tarafında yer alan hazire seviyesine yükseltilmiş üçgen meydana bakacak şekilde yerleştirilmiştir. Bir sıra dershane odasından oluşan darülhadis, külliyenin önemli birimleri olan Sultan Süleyman ve Hürrem Sultan türbelerinin yer aldığı hazire duvarıyla çevrili meydanın kotuna yerleştirilerek, meydanın mimarisini belirleyecek şekilde vücuda getirilmiştir; bu da darülhadise atfedilen özel önemi gösterir.


Cami dış avlusu ile güneydeki Evvel ve Sani medreseleri arasında yer alan Tiryakiler Çar-§ısı meydanı, Süleymaniye'nin Haliç cephesinin simetriği olan diğer yan cephesini yürüyerek temaşa etmeye ve cami harim duvarıyla korunan sınırlı sayıdaki âbidevî ağacın temsil ettiği Allah'ın yüceliğini insan eliyle oluşturulmuş bu değerli eserle bir arada yakından yaşamak im-kânını sunar.
Meydanın bir ucunda Sıbyan Mektebi ile daha geç tarihte yapılmış bir çeşme yer ahr. Tiryakiler Çarşısı'nı çevreleyen iki medrese, caminin yandaki ana girişinin aksında yer alan dar yola açılırlar. Medreselerin arka köşelerinde Sinan'ın tasarladığı iki küçük ev bulunur.


Medreselerin, Darülhadis ve caminin harim bahçesini oluşturan platforma kaide teşkil eden istinad duvarlarının içine yerleştirilmiş bulunan dükkân dizileri, hem vakfın gelir kaynaklarını teşkil ediyor, aynı zamanda da şehirlinin dinî ve ilmî faaliyetlere daha yoğun bir biçimde katılmasına vesile oluyordu. Pratikten kopmuş din ve bilimin yetersiz kalacağı hususundaki Islâmî inancın yansıması olarak bu kısımlar iktisadî faaliyete tahsis edilmiştir. Dükkânların yapiların kaidelerine zemin seviyesine yerleştirilmesi, faydacı düşüncenin gereği olmaktan çok, İslâmî inancın tasarruf ilkesi tarafından belirle-nen değerler hiyerarşisinin tasarıma yansımasınin sonucudur.

Tiryakiler Çarşısı adını taşıyan ince uzun meydanın bir cephesini oluşturan ufkî tek katlı medreselerde, her kubbenin altinda bir pencereyle belirlenen iç odaların immateriel, aza razı bir zahit tavrı içindeki cephesi, Mihrimah Sultan Külliyesi'ndeki medrese duvan pencerelerinin ve kubbe dizilerinin tezyinî düzenini hatırlatır. Bu cephe kendisini meydan seviyesindeki dükkânlardan ayıran saçakların gölgeleri üzerinde bir kat yükseklikte ve meydan boyunca 150 metre kadar uzar, saçak çizgisiyle ikiye bölünerek kazandığı güçlü ufkî ifadenin, dış avlu harim duvarının alçak çizgisiyle bütünleşmesi neticesinde caminin yükselişini güçlendiren bir kaide oluşturur.
Cumbalı ahşap ev sıralarının sınırladığı yoldan Evvel ve Sani medreselerinin dış avlularının arasındaki dar geçide ve harim duvarı üzerindeki günlük kullanış açısından önem taşıyan cami giriş kapısı aksına ulaşılır. Bu yürüyüş boyunca üçer şerefeli iki minare ve büyük kubbeyi, adım adım gören yaklaşma istikameti, özel bir değerdedir.


İmaret ve darüşşifa arasındaki dik ve oldukça eğimli dar yoldan yükselerek Tiryakiler Çarşısı'na ulaşılan noktada camiyi, Sinan'ın türbesi yakınındaki küçük meydandan harim duvarının üzerinden çarpıcı güzelliğiyle görmeye imkân veren planlama kurgusu da zikredilmeye değer niteliktedir.

Evvel ve Sani medreselerinin avlularının Tiryakiler Çarşısı'na bakan tarafında üçer kubbenin altları medrese odalarına tahsis edilmeyerek açık bırakılmış, böylelikle avluların devamı niteliğinde bir eyvan oluşturulmuştur. Bu eyvanların duvarları üzerinden, medrese odalarındaki pencerelerden ve avlulardaki insanların hareketli gözlerinden caminin algılanışının her an farklılaştırılması, medreselerle cami arasında kurulan mimarî bağa özellik ve önem kazandırmaktadır.

İmarette olduğu gibi, tabhane avlusundan caminin görünmesi, aynı zamanda batı yönündeki eyvanın avlu ve pencerelerle batıya, Zeyrek ve Fatih'e yönelik ufka açılması da hareket halindeki insana birden fazla yöne bakarak yerini belirleme imkânını sunar. Bu düzenleme, külliyede sadece camiye ağırlık veren bir çözümleme yerine, gelinen yerin, bulunulan noktanın bilinci içinde yaşayan insanın değişik an ve yerlerden Süleymaniye'yi şehrin bütünlüğü içinde yeniden idrak etmesini mümkün kılar. Süleymaniye, insanı, bakış noktasına göre, yüceliğini idrak ederek zenginleşen güzellik duygularıyla donatacak şekilde tasarlanmıştır.
Salis ve Rabi medreselerinin konumları ve mimarileri ise külliye içinde özel bir öneme sahiptir. Tabhane harim duvarı ve fetvahaneyle çevrili Süleymaniye'ye ve Sinan'ın türbesine doğru yükselen küçük meydanda camiyi özel bir açıdan gördükten sonra Salis ve Rabi medreseleri yönünde ilerlerken, sağda caminin gözden kayboluşuna sebep olan yüksek platformun altındaki dükkân dizileri karşısında, Rabi Medresesi civarında, camiyi minareleriyle birlikte bir nebze fark edip medreseye girildiğinde hızla alçalan avludan Boğaz ve kıyıları görülür. İnsan bu hızlı alçalışın sebebini anlamak gayesiyle arkasına döndüğünde minareleri, zarif dilimli birer kubbeyle taçlanmış fil ayaklarının arasındaki geniş açıklığı geçen büyük kemeri ve üzerindeki muhteşem kubbeyi görerek biçim karşıtlıklarının oluşturduğu zenginliği büyük bir sevinçle yaşamaya başlar.

Ana kubbe ile beraber Süleymaniye'nin mimarî söyleminde özel bir yere sahip olan kemer, altında korudukları ve üzerinde taşıdıklarının büyüklüğü sebebiyle Sinan tarafından "kemer-i kübrâ" veya "kudret kemeri" olarak adlandirılmıştır. Sinan'ın geniş bir açıklığı geçen bu kemerin nisbeten küçük bir örneğini, çekingen bir tavırla Üsküdar Mihrimah Sultan Camii deniz cephesinde, mimarinin müstesna bir unsuru olarak değerlendirdiğini görmüştük Süleymaniye'de benzer problemlerin farklı çözümlerini ortaya koyarak oluşturulmuş mimarî düzenlemeler mevcuttur. Ancak bunlar, bir mimarlık dehasının yansımaları olarak, zorlama hissi uyandırmadan büyük bir tabiîlik içinde gerçekleştirilmiştir ve yapının her köşesinde her gözlemde yeni vecheleriyle ortaya çıkarlar.

Cami üç tarafından pencereli duvarla çevrili geniş bir dış avlu içinde yer almaktadır. Bu dış avluyu Haliç cephesinde çevreleyen yol, avlu platformunun 5 metre kadar aşağısından geçmektedir.
Caminin Kuzeydoğu cephesiyle dış bahçenin büyük kısmını taşıyan platformun altında kalan bu yol seviyesinden Haliç'e doğru alçalan Salis ve Rabi medreselerinin üzerinden, Kuzey-doğu istikametinde Haliç, Galata, Boğaziçi, Üsküdar ve Sarayburnu'na açılan muhteşem manzara seyredilebilir. Platformun sınırı alçak, oturmaya müsait bir sedir oluşturan korkuluk duvarıyla belirlenmiştir. Camiyi üç tarafından çeviren dış avlunun iki cephesi, külliyenin diğer yapılarıyla ve bu yapılar arasındaki yollarla civar mahallelere bağlanır; dış avlu da Kuzeyden sonsuz ufka açılır. Bu bakımdan Süleymaniye'nin, varlığın iki ayrı vechesinin algılanabilmesine imkân veren bir ortam olarak vücut bulduğu söylenebilir. Çünkü bir tarafta sonsuzlukla irtibatlandırılmıştır, diğer tarafına ise dünyevîliği yansıtan medreseler ve mahalleler yerleştirilmiştir.
Harim duvarı ve son cemaat avlusu üzerindeki merasim girişleri Külliye'nin iki önemli unsurudur. Dış kapıdan girildiğinde yalnızca son cemaat avlusu cephesinin iki köşesindeki iki minare ve ortada camiyi koruyarak gizleyen âbidevî merasim kapısı görülür. Son cemaat avlusuna bu kapıdan girildiğinde, revakların üzerinden avlunun iki köşesindeki üçer şerefeli iki minare ve iki fil ayağının muhteşem gövdeleri arasındaki büyük kubbe, mimarinin hakim unsurları olarak insanı karşılar.
|
|
|
|


Cami kitlesi, iki yan cephede dört fil ayağı ve bu fil ayaklarının destekleme sistemleri arasında iki büyük kemerle taşınan iki yarım kubbenin desteklediği merkezî kubbe ve yarım kubbeler sisteminin üzerine oturduğu kaideden oluşur. Cami, avlu dışından çepeçevre dolaşıldığında, mihrap duvarının önünde, mihrap aksı üzerinde pencereli duvarla çevrili hazirede, külliyeye özel bir önem kazandıran Sultan Süleyman Türbesi'yle eşi Hürrem Sultan'ın türbesinin yer aldığı görülür.

Külliyenin birbirine eklenen mekânlar sisteminin en önemli kısmını teşkil eden üç bölümü (son cemaat yeri, cami, hazire) arasındaki ilişki, bütün Osmanlı camilerinde 15. asrın ikinci yarısından itibaren tekrarlanan bir düzendedir ve Sinan tarafından önceki eserlerinde de uygulanmıştır. Yapının ana birimlerinin bu dizilişine anlam kazandıran iki husustan biri, son cemaat yerinin enine genişleyen mekânının dört köşesinde göğe yükselen dört minarenin arasında oluşan mekân duygusudur. İkinci hususa gelince: Minarelerden iki şerefeli olanlar son cemaat yeri giriş cephesi duvarının köşesine, üç şerefeli olan diğer iki minare ise camiyi son cemaat yerine birleştiren duvarın köşesine yerleştirilmiştir; böylece dört minarenin yerleşme ve ölçü düzeniyle son cemaat avlusu belirlenir. Ayrıca son cemaat avlusuyla caminin birleştiği yerdeki üç şerefeli iki minarenin diğer ikisinden yüksek olması, yükselen cami kitlesine merasim aksı üzerinden yaklaşırken bu yükselmenin idrakini ve tadını tatmak imkânını verir.

Orta kubbe yüklerini taşıyan dört fil ayağının arasında, giriş ve mihrap cephesinde iki yarım kubbe desteklerken, diğer cephelerde alt kısımları pencerelerle olabildiğince boşaltılmış iki büyük kemer bulunmaktadır. Cami yan cephelerinde göz seviyesindeki pencere dizileri dış mekânla bağlantı kurarak enine genişleme ifadesi güçlendirilir ve bu ifade büyük kemerlerle daha da pekiştirilir. Böylece dış avlu Tiryakiler Çarşısı meydanına, Haliç'e, Boğaz'a ve sonsuzluğa iki yönde açılır; bu cami iç mekânında da çevre özellikleriyle uyumlu bir düzenlemenin gereği olarak gerçekleştirilmiştir.
Caminin mihrap ve ana giriş aksı üzerinde merkezî kubbeyi destekleyen iki yarım kubbe, bu kubbe ve yarım kubbeler seviyesinde Haliç'e paralel uzayan bir aslî yapı elemanları dizisi oluşturur. İki yan cephede Haliç'e paralel olarak yer alan ve fil ayaklarına basarak takriben 28 metrelik boşluğu aşan iki büyük kemer, yapıya son cemaat yerinden kıbleye doğru bir ilerleme ifadesi kazandırmaktadır. Aynı şekilde son cemaat yerinin varlığı, caminin örtülü ana mekânından önce başka bir ön mekânın varlığına işaret ederken, aynı zamanda yükseklikleri farklılaşan minareler, kubbeler sistemiyle örtülü mekânın son cemaat yerine eklenmesini sağlar. Üç şerefeli minareler ise bu iki mekânın ortak duvar hizasındaki temelleri üzerinden yükselerek yapının eklerle uzayan ifadesini daha da güçlendirir.

Arazinin Haliç'e paralel uzama ifadesine uygun olarak, yapının âdeta ileri sıçrayan iki büyük kemerinin üzerindeki merkezî kubbeyi destekleyen iki yarım kubbeyle uzayan kubbeler sistemini peyzajda belirginleştirmek, ilerleme ifadesini yan cephelerin kemerleriyle güçlendirmek, Sinan'ın mimarî dehasının ürünüdür.

Kendini kısıtlamaksızın tarihe ve aktüel şartlara derinlemesine bakarak, karşılaştığı her meseleyi bilgisi ve inanç sisteminden gelen sezişiyle çözümleyen Sinan'ın, Süleymaniye'yi tasarlarken, daha önce de vurguladığımız üzere, Osmanlı mimarisini, bu mimariyi etkileyen Asya, Ortadoğu, Mısır, Anadolu mimarî miraslarını ve Ayasofya'yı büyük bir dikkatle incelediği muhakkaktır. Ayasofya, merkezî kubbeye yaslı iki yarım kubbeden oluşan kubbe sistemi, iki büyük kemerinin durağan hali, kubbelerin uzama yönüne dik iri destek ayaklarının bir araya getirilmesi, mühendislik ve mimarî unsurların karşıtlıkları ve masif taşıyıcı sistemi açısından arkaik bir ürün olarak karşımıza çıkar.

Sinan, Ayasofya'nın biçim malzemesini taklit etmek yerine onları derin bir tarih şuuru duyarlığı ile değerlendirmiş ve Osmanlı cami mimarisi an'anesinden hareket ederek iyileştirip geliştirdiği kendi üslubuyla Süleymaniye'de çözüm bütünlüğü içerisinde kullanmıştır. Diğer taraftan merkezî kubbenin yarım kubbelerle bir, iki, üç veya dört taraftan desteklenebileceği gibi basit bir mühendislik meselesinin Sinan ve ondan önceki birçok Osmanlı mimarı tarafından incelendiği malumdur. Süleymaniye'de, Sinan'ın iki yarım kubbeyle desteklenmiş, uzunlamasına bir kubbe ve yarım kubbeler sistemini tercih etmesi, bu sistemi yapının iki yan cephesine yerleştirdiği, merkezî kubbeyi taşıyan büyük kemerlerle bütünleştirilmiş bir düzenleme olarak gerçekleştirmesi, Süleymaniye'nin üze-rinde bulunduğu yerin zorunlu kıldığı bir tercihtir. Ayasofya'da ise iki yan cephede kubbe kasnağı hizasına kadar yükselerek kubbeyi destekleyen kalın ayakların arasına sıkışarak gizlenen büyük kemerlerin ilerleme ifadesi yerine, statik ifade taşıdığı görülmektedir.
Şehzade'de kubbenin dört yarım kubbeyle desteklenerek ayakların cephelerdeki izlerinin ancak çok dikkatli bakıldığında görülebilecek şekilde gizlenmiş olması bize, Sinan'ın daha Şehzade Camii'nde, kubbeyi destekleyen dört masif destek ayağın Ayasofya'daki belirleyici iri ifadesinin farkında olduğunu ve bunu aşmak istediğini göstermektedir. Böyle bir çözümün gereği olarak Şehzade'de dış duvarlar nisbeten daha güçlüdür; ayrıca merkezî kubbe dört yönde yarım kubbelerle desteklendiği için fil ayakları Süleymaniye'dekilere göre daha narin olarak tasarlanmıştır. İki yapının planları arasında yapılacak bir karşılaştırma, fil ayaklarına verilen önemin arttığını, ancak Süleymaniye'de bina kaidesini oluşturan dış duvar kalınlığının şehzade'ye göre narinleştiğini ortaya koyacaktır.

Ayasofya'nın dış mimarisindeki masif destek ayakları ve onların hemen üzerine oturtulmuş kubbe ile oluşan statiklik ve ilerleme yönü birbirine zıt unsurların birlikteliği, mimarî güzellik bütünlüğünü geliştirmeyi engelleyen birer mühendislik yaklaşımıdır.

Araziye sağır duvarlarla oturan dev bir yapı hüviyetindeki Ayasofya'ya karşılık, Süleymaniye'de kubbeyi dört köşede destekleyen ve fil ayaklarına basan iki büyük kemer, yarım kubbelerin yaslandığı sathı oluşturur. Mimarinin esas etkili unsurları olan ve kubbeyi bu iki yan cephede taşıyan iki büyük kemer, aynı zamanda iç mekânın "dış"la bütünleşmesini sağlayan boşluğu vücuda getirir. Güçlü fil ayaklarının Ayasofya'dan farklı olarak hızla kademelendirilip bina cephesinde üzerleri küçük birer kubbeyle örtülmüş bina kaidesi yüksekliğini biraz aşarak belirginleştirilmiş dört adet kare planlı ayağa dönüştürülmesi, bu ayakların destekleniş şeklini okunaklı kılan Yan cephenin bu büyük kemerleri bütün mekânı örten merkezî kubbeyi taşırken, taşıma ifadesinin ötesinde, kubbenin altındaki en yüksek noktada birleşen iki kemer kolunun teşkil ettiği sivri kemerin koruma ifadesi belirginleştirilmiştir.

Kemerin şakulî düzleminin dışındaki yan sahınları örten küçük kubbelerle bu "koruma" ve "taşıma" ifadesi desteklenmiştir. Bunlara karşılık minareler ve fil ayaklarının dış cephe duvarı üzerinde yer alan destek ayaklarının şakulî ve aşağıdan yukarıya yükselme ifadeleriyle büyük kemerin ve kubbelerin yukarıdan aşağıya ifadesinin zengin karşıtlıkları ve her mimarî unsurun yapının karmaşık güçler dengesi içinde yansımasıyla vücut bulan ikna edici tam ve gerçek biçimlerine, ayrıca dolu satıhlarla kemer içlerindeki pencere açıklıklarının karşıtlıkları, Süleymaniye'nin biçim zenginliğinin yalnızca bir bölümünü teşkil eder.
Kubbeler sisteminin unsurları, fil ayağı veya fil ayağı destek kulesi gibi özel mimarî unsurlar, bulundukları yer ve üstlendikleri görevin gereği olarak biçimleriyle farklı kimlikler kazanır ve ifade bütünlüğünü zenginleştirirler.

Bu unsurların şehzade'ye göre daha fazla çeşitlilik gösteren hiyerarşisi, caminin üst yapısını şekillendirir.
Yapının kaidesi, son cemaat avlusu cephesi, cami ana kitlesinin iki yan cephesi ve mihrap cephesi, yer ve mahiyetlerine göre farklı çözümlere sahiptir. Ancak yapıya müstesna güzelliğini sağlayan ve üzerinde özellikle durulması gereken cephelerin, Haliç'e ve Tiryakiler Çarşısı meydanına bakan yan cepheler olduğu aşikârdır. Bu husus, Süleymaniye'nin, üzerinde yer aldığı yamacın ve uzayan Haliç'in varlığı göz önünde tutularak tasarlandığına işaret eder.

Öncelikle hareket halindeki büyük kalabalıkların kullandıkları ve camiyi yakından gördüğü yer olan Tiryakiler Çarşısı meydanında, cami avlusunu çevreleyen pencereli duvar, caminin zeminle ilişkisini gizler ve yapıya kemerleri, fil ayakları, kubbeleri, şerefeleri ve minareleriyle manevî bir ortamda oluşmuş transandantal bir düzenin bütünlüğü olarak havada asılı duran bir manevî varlık karakteri kazandırır.
Harim duvarı üzerindeki kapıdan girilip dış avludan camiye bakıldığında ise abdest alma yerinin üzerinde, Şehzade Camii'nde olduğu gibi, bir kemer dizisi, destek kulelerinin di§ iki tarafinda da cami yan girişlerini koruyup kubbeleri taşıyan üçer kemerden oluşmuş iki revak görülür. Bu revakları koruyan geniş saçağın derin gölgesi, cami ana kitlesinin boşluk üzerinde duruş ifadesini daha da güçlendirir. Şehzade'de olduğu gibi, caminin içinden, özellikle yan cephelerde insanların her istikamette dış dünya ile ilişki kurmasına imkân veren pencereler, cami iç mekânını sonsuz mekânın bir devamı haline getirmektedir. Bu pencere dizisini koruyan revakların, yapının içinde de simetrik olarak tekrar edilen bir benzeri, kadınlar mahfelini taşımaktadır. Caminin iki yan cephesinde cami iç mekânını sınırlayan dış duvarlar bu revakların gölgesinde gizlenmekte ve caminin dışında-ki revaklarla bütünleşerek iç mekânın dış dünya ile ilişkisini fonksiyonel ve iç-dış devamlılığını belirginleştiren bir geçit alanı vücuda getirmektedir. Yapının dışında, üst kotta, adeta açıkta bir nevi kadınlar son cemaat yerine tekabül eden ve geniş saçakla korunan ikinci revak, bu seviyede iç ve dışı bütünleştirir.



Dış avlu seviyesindeki abdest alma yerlerinin üstünde, caminin iç mekân zemini seviyesindeki revaklar ve bunların üzerindeki kadınlar mahfelinin devamı olan geniş saçakla korunmuş zarif kemerler, sütunlar dizisi ve bunların iki yanındaki yüksek yan giriş revakları, cami kaidesinin önünde bu duvarın yarısına kadar yükselerek kubbeler sistemini üzerinde taşıyan duvarın zeminle ilişkisinin mimarî etkinliğini sona erdirir.
Yapının ana kubbesi, yarım kubbeler, küçük yan sahın, köşe kubbeleri, kemerler, fil ayakları, yapıyı iki yönde destekleyen destek kuleleri gibi aslî unsurlarla vücut bulan ana konstrüksiyon, daha küçük ölçekte kemer ve revaklardan oluşan kadınlar mahfeli, vaiz kürsüsü, müezzin mahfeli gibi unsurların sakin, güçlü, yüce ve tezyinî düzeni yanında, yapının her noktasında tam bir gerçeklik duygusu yaşanır. Yapının gerçeğini eksiksiz bir şekilde okunabilir kılmak, mimarinin teknik ihtiyaçlarına ve değerler hiyerarşisine tekabül eden biçimleri ve tezyinî düzeni ortaya koyarak bir eser vücuda getirme iradesinin tezahürleri, Süleymaniye'ye yücelik kazandırmaktadır.

Yapının dört köşesindeki fil ayakları ile dış duvar arasında kalan boşlukları dört kubbe örter. Ayrıca fil ayaklan destek kulelerinin arasindaki alanda yer alan iki küçük kubbenin arasında bir büyük kubbe, köşe kubbeleriyle beraber caminin bu yöresini tezyin eder. Köşe kubbeleri için tabii bir konum ve biçimlenme sonucu olan bu düzen, merkezdeki büyük kubbe ve iki yanındaki küçük kubbeler için de tabiîdir ve yapının meselelerinin zaruri çözümlerinden doğmugtur.
Merkezî kubbeyi taşıyan büyük kemerlerin altındaki pencereli duvarın yükünü alan büyük kemer, iki fil ayağı üzerine oturur. Bu ayakların arasında iki yüksek sütunun taşıdığı, cami planının zeminde enine genişlemesini sağlayan büyük orta kemerle yanındaki iki küçük kemer üzerinde de önceki paragrafta sözü edilen düzen vardır; yani ortada büyük kubbe ve iki yanda küçük kubbeler yer alır ki, bu, yapının iç bünyesinden ve gerçeğinden gelen çözümlemelerin yansımasıdır. Bu dış kubbelerin büyüklü küçüklü dizilişi, ayrıca içeride yapının kesitinde görülen kemerlerin farklı ölçüleri ile dış cephe-ye yansımaları da dış cepheye zengin ve sakin bir hareketlilik kazandırır. Sinan, bu noktalarda Şehzade'nin tekdüzeliğini aşan bir gelişme sağlamıştır. Öte yandan, Süleymaniye'de büyük kemerin altındaki boşluğun önünde, orta kubbenin iki yanındaki küçük kubbelerle yer alışı, büyük kemere farklı bir boyut kazandıran yeni bir gelişmedir. Merkezî kubbenin dört köşesinde saf geometrik yapıdaki fil ayakları ve destek kuleleri, kemer ve kubbelerin sakin kavisler içinde yere dönük ifadeleriyle dengelenmiştir. Minareler güçlü gövdeleriyle yerden yükselirken, immateriel mukarnasların taşıdığı şerefelerin göğe açılan yapısı, caminin zengin biçim dokusuna yeni bir ruhla katılır.
|
|

Süleymaniye'de sivri kemerlerle genellikle pencerelerde yer
alan armudî kemerlerin farklı ifadelerinin birlikteliği,
yapının büyük çizgi bütünlüğü içinde kaybolmuş gibi görünse
de, biçimler düzenini zenginleştirerek bu büyük eserin
mimarî söylemini tamamlar.
Mihrap duvarı dış cephesi, yan cephelerden farklı olarak
güçlülük ifade eden bir düzende gerçekleştirilmiştir. Fil
ayaklarının destekleri bu duvar üzerinden dışa doğru çıkıntı
yaparak kaide üst seviyesine kadar ve meyilli olarak alçalıp
zemine ulaşır. Bu iki büyük destek ayağının arasında, yarım
kubbeyi taşıyarak, fil ayaklarıyla dış cephe arasındaki
kemerleri omuzlayan iki destek ayağı yer almaktadır. Köşe
kubbelerinin dışa itme etkisini karşılamak üzere de, bu
cephenin iki köşesinde diğerleri ile aynı karakterde iki
köşe ayağı daha yer alır ve bu cephenin büyüklük ve güçlülük
ifadesini en üst seviyeye çıkararak tamamlar. Yücelik ve
güçlülük ifadesi, bu cephenin aslî özelliğini teşkil eder.

Mihrap aksı üzerinde yer alan, yüce ve narin unsurlarla
meydana getirilmiş Kanuni ve Hürrem Sultan türbelerine
insanları derin bir saygıyla yönelten bu duvar, bir
gülbahçesi olarak düzenlenmiş olan haziredeki güllerin
oluşturduğu renkli ortamı himaye eder.

Bu duvar, günde beş vakit ibadet eden
insanların dolup boşaldığı cami iç mekânını, kabir
ortamından güçlü bir şekilde ayırır; ama diğer taraftan
üzerindeki pencerelerle hayatın ve ölümün iç içeliğini
vurgulayacak şekilde bütünleştirir.

Son cemaat yeri cephesi, caminin ana mimarisiyle bütünleşen
bir çözümlemedir. Enine genişleyen ve dört köşesindeki
minarelerle varlığı vurgulanan son cemaat avlusunun dış
çevre duvarı, şehzade'nin çift pencereli düzeninden farklı
olarak, fakat İstanbul Sultan Selim Camii'ne benzer şekilde,
avlu revaklarını örten kubbelerin altına yerleştirilmiştir.
Sakin duvar sathında alt pencereler, üzerlerindeki şişkin
kemerleri de içine alan profillerle belirlenmiştir. Bu
pencerelerin üzerlerindeki tepe pencerelerinin armudî
kemerlerinin her iki kolu yükselip birleşirken, pencere
boşluğunun sivri ucu da armudî kemerin iki kolunu iterek
yükseldiği izlenimini verir. Yüksek, sekizgen tanburlar
üzerinde şişkinlikleri ile etkili kubbeler, son cemaat
avlusunun ana giriş ve son cemaat cephelerinde kademelenerek
daha yüksek seviyelere oturur. Son cemaat yerinin yan
cephelerindeki revak mimarisi, hem Şehzade ve Edirne Bayezid
camileri son cemaat avlularının geniş ve ferah ifadesinden,
hem de Istanbul Bayezid Camii son cemaat avlusundaki iri
mimarî unsurların dramatik biçimlerinden farklı bir ifade
taşımaktadır.


Avlu mimarisi, birbirine yakin yüksek sütunların taşıdığı,
profille belirginleştirilen yüksek sivri kemerlerin üzerine
yerleştirilmiş kubbelerle şakulî ve yoğun bir biçimler
bütünlüğü oluşturur. Cami, son cemaat avlusunda yan
revaklara göre kademelendirilerek yükseltilen cami ana giriş
cephesi revaklan, ana kubbe, yanı kubbeler, köşe kubbeleri,
fil ayaklan kubbeleri ve son cemaat yeri revak kubbelerinin
yoğun şakulî ifadesini tamamlar.
Caminin dış avlu duvarı üzerindeki aslî merasim kapısı,
harim duvarıyla imaret ve tabhane cephelerinin arasındaki
yol üzerinde yer alır. Bu muhteşem âbidenin merasim yolunu
düzenlerken gözetilen ilke, Roma imparatorlarının, Batı
Avrupa krallarının veya Çin imparatorlarının şehir-saray
ilişkisini düzenleyen geometrik akslara zıt bir tavrın
ürünüdür.

Saray ile şehir arasındaki yolu kat ederek camiye gelen
padişahın caminin dış avlusuna girdiği kapı, harim duvarı
seviyesine göre biraz yüksek, düşey karakterli ve iki
kolonla üç kemer üzerinde taşınan bir kubbeden oluşur. Bu
kubbenin altından bakıldığında caminin ana giriş cephesi ile
yalnızca dört minaresi görülebilir. Bu noktadan camiyi
gizleyecek kadar yüksek olan âbidevî portale
yaklaşıldığında, son cemaat avlusu duvan ve cephenin iki
köşesindeki minareler görünür. Ortada çarpıcı şakulî
ölçüsüyle fark edilen son cemaat avlusuna giriş kapısının
nişi, beyaz mermer üzerinde çok değerli bir işçilikle vücuda
getirilmiş muhteşem mukarnaslarla süslüdür. Portal, bu
kapının iki yanında, üç katta iki pencereli birer odası
olan, kapıyı çevreleyen bu iki kanatla tamamlanmaktadır.

Nisbeten alçak olan dış kapıdan harim avlusuna girildiğinde,
karşıda eni boyuna eşit duvar, önce insanı durdurur; sonra
üç şerefeli iki minare arasındaki cami kitlesi şaşırtıcı
yücelikteki merkezî kubbesiyle, enine genişleyen son cemaat
avlusunun ortasındaki küçük ve son derece güzel şadırvanın
ve fil ayakları, köşe kubbeleri ve son cemaat yeri
revaklarının şakulî ya-pılı profillerle güçlendirilmiş
yüksek sivri kemerleri üzerinden görülür.

İnsanı karşısında adeta hareketsiz kılan büyük portalin
pasif ve durağan bir ifadesi vardır. Sinan bu ifadeyi ve
kapının abartılı şekilde dar ve yüksek açıklığından girilen
son cemaat avlusu revaklannin, yüksek ve birbirine yakin
yerleştirilen sütun ve kemerlerle oluşturulmuş mimarisini,
caminin bütün aslî unsurlarıyla huşu, şaşkınlık ve sonsuz
bir güzellik hissi içinde fark edilmesini sağlamak amacıyla
tasarlamıştır. Caminin dâhiyâne bir duyarlılık, seziş ve
bilinçle sunuluş biçimi, eşsiz bir izlenimler ve heyecanlar
dizisi olarak gerçekleştirilmiştir. Cami iç mekânının
güzelliklerini fark etmek, yapı elemanlan ve biçimlerinin
oluşturduğu mimarî heyecanlar dizisini tadabilmek için
camiye bu aslî iki kapıdan geçerek son cemaat mekânına
girmek zaruridir.


Son cemaat revaklarının gölgeleri sayesinde yan cephelerde
büyük kubbe ve onu tamamlayan bütün mimarî unsurların
zeminle ilişkisinin kesilmiş olması, Süleymaniye'nin
Rönesans mimarisiyle akrabalığı bulunduğu yolundaki
düşüncelerin geçersizliğini de kanıtlamaktadır. Yapının
birçok kesiminin geniş saçaklar veya revakların
boşluklarıyla gölgelenmesi, bu boşlukların üstündeki
kısımlarda aslî biçim ve ifade özellikleri yok edilmeden
transandantal bir yaklaşımla oluşturulan tektoniklerin
tezyinî, sakin hareketli yapısı ve ilişkiler düzeni,
Sinan'ın sanatının temelinde Rönesans'ın objektivist varlık
görüşünden tamamen farklı bir sanat iradesinin yer aldığını
gösterir.
Merkezî kubbenin, iki yarım kubbenin, büyük iki kemerin,
değişik istikametlerdeki irili ufaklı kemer ve kubbelerin
insanı âdeta sararak korumak için vücuda getirilmiş oyuk
biçimleri, kubbe kaidelerinin çeşitli yönlerde gelişen
dairevî biçimleri ve çeşitli yönlerdeki kemerlerin sakin
kavisleriyle, birbirlerine göre yer değiştirerek sürekli
yeni biçim ve kimlik kazanan küçük bir kâinat oluşur. İnsan
bu kâinatı yaşarken sağ ve soldaki kapılardan ve iki cephede
göz seviyesindeki pencerelerden dış dünyanın farklı
veçhelerini görerek sonsuz mekânı idrak eder.

İçeriden oyuk küresel biçimler olarak gördüğümüz kubbe ve
yarım kubbelerin güzelliklerini tadarken, aynı kubbelerin
şişkin, koruyucu bir ifade taşıyan dış biçimlerini
hatırlamamak mümkün değildir. Hareket eden insanın çeşitli
noktalardan yapıyı veya yapı elemanlarının özelliklerini,
çeşitli düzeydeki birlikteliklerini, aynı mimarî elemanları
farklı noktalardan farklı yüzleriyle görüp hatırlanmalarını
sağlamak, bu hatırlamalarının simultanlığını
(eşzamanlılığını) yaşatmak Sinan imzasını taşıyan mimarinin
aslî özelliğidir. Bu özellik, hareket halindeki insanın
yapıyı algılama sürecinde bir bakıma geçmişle şimdiki zamanı
bütünleştirir ve aynı süreçte oluşan çok boyutlu zenginlik,
Süleymaniye'ye ruh verir.
Süleymaniye'ye insanlık tarihinin müstesna mimarlık
eserlerinin başında yer almasını sağlayan diğer bir husus da
şudur: Yapıya çeşitli yönlerden yaklaşırken ve yapıyı içinde
farklı noktalarda yaşarken, mimarî elemanların kubbelerin,
kemerlerin, kubbe kaidelerinin yeni veçhelerinin yüksek
düzeyde ifade dizilerinin zenginliği oluşur. Caminin iç ve
dışında zengin bir biçim ve ifade bütünlüğünün
gerçekleştirilmiş olması, hareket eden gözle algılanan
eserin, belirli hiyerarşiler ve farklılaşmalar içindeki
tektoniklerin kümülatif tezyinî bütünlüğü olduğunu
kanıtlamaktadır.


Cami içinde hareket eden insan, renkli taşlarla belirlenmiş
kubbe ve yarım kubbe kaidelerinin, yarım kubbelerin
cephesini oluşturan kemerlerin zengin biçimler oluşturduğunu
görür. Örnek olarak, bir yarım kubbenin kaide sınırı ile bir
kemer çizgisi arasında kalan oyuk hilal biçimi, Bursa'da
Yeşil Camii yan odalarında 15. asırdan kalma tavan
süslemelerinin çarpıcı bir unsuru olan dev ölçekli, birkaç
metre boyundaki Rumî tezyinatın yaprak motifine benzer. Bu
motifin küçük ölçekli örnekleri, Sinan'ın eserlerini de
süsleyen İznik çinilerinde devam eden aslî bir tezyinat
elemanıdır. Sinan, Yeşil Camii'de aşılmaz bir gücün
yansıması olan Rumî yaprağın biçimini ve âbidevîliğini daha
büyük boyutlara taşıyarak mimaride hayata geçirmiştir. Bu
biçimin kullanılması suretiyle İznik çinisinin sahip olduğu
âbidevî ifadeyi sürdürerek daha küçük boyutlarda tekrar
hayata geçirildiği örnekler, âbidevîliğin Osmanlı
sanatındaki aslî kökeninin farklılığını da açıklamaktadır.

Osmanlı kültür ortamının arkaik ve yüce döneminde gözetilen
âbidevîlik, yapının büyüklüğü ile ilişkili değildir. İnsanda
uyanan huşu hissi, eseri oluşturan çarpıcı gerçeğin
büyüklüğü karşısında kalbin adeta titremesidir. Huşu ve
âbidevîlik hissinin ölçüyle ilişkisinin bulunmadığı; hat
sanatının, geometrik ve şoral tezyinatın, minyatürlerin,
çini sanatı örneklerinin ve her boydaki mimarî eserin
verdiği âbidevîlik hissiyle sabittir. Rumî motifinin çeşitli
ölçülerdeki uygulamasının uyandırdığı âbidevîlik hissi de bu
hususu kanıtlamaktadır. Âbidevîlik, iç özelliklere temel
teşkil eden gerçekler ile unsurların mahiyet, ölçü veya
biçim ifadeleri arasındaki hiyerarşik ilişkilerin ürünü
olarak doğar.

Ünlü Alman sanat tarihçisi Ernst Diez, 16. asır Osmanlı çini
sanatında İznik üslubunu şöyle tanımlar: "İnsanlık tarihi
boyunca yalnız 4-5 asırda bir defa vücut bulan bir üslûp
olayı olarak, 16. asır Osmanlı çini sanatı, üslûp
özelliklerinin önemi açısından milattan önce 4. ve 5. asır
Yunan heykel sanatı üslubu ile yan yana konulabilir; bu
üslubun temel özelliği, sonsuz mekânı temsil eden beyaz,
immateriel zemin üze-rinde, parlak renklerle oluşan şoral
tezyinatın yavaş ve sakin hareketidir."

Çini sanatıyla ilgili bu tanımlama Sinan'ın mimarisi için de
aynen tekrarlanabilir ve Süleymaniye Camii'nin kubbe ve
kemer mimarisinde somutlaşır.
Sonsuz dış mekânla iç mekânın bütünleştiği bir ortamda, ayrı
yönlerde yerleştirilmiş farklı boydaki kemerlerin,
kubbelerin tezyinî, bitaraf yapısı, unsurlar arası
ilişkileri belirleyen rölatif ölçü düzeninin yüceltici
etkisi altında oluşan biçim değişimlerinin doğurduğu
yönelişlerle her bakış noktasında yeniden kurulan dengelerin
sakinliği, bu mimarinin asudeliğini oluşturmaktadır.

Ayasofya dışa kapalı merkezî nef ile yine dışa kapalı iki
yan neften oluşmaktadır. Buna karşılık, Süleymaniye'nin iç
mekânı, enlemesine genişleyerek dış dünya ile bütünleşir.
Süleymaniye'nin bir farkı da, her biri ayrı niteliklerle
belirlenmiş kubbe, kemer, yarım kubbeler, sütunlar, fil
ayakları ve çeşitli mimarî elemanların sonsuz mekân içinde
tektonikler olarak yer alıp tezyinî (ornamentalistik) bir
düzen oluşturmasıdır. Süleymaniye'yi son on asirlık Batı
Hıristiyan mimarlık kültüründen farklı ve Müslüman Osmanlı
mimarlık kültürüne has kılan unsurlar şu şekilde
sıralanabilir: Kemerlerin, kubbe ve yarım kubbelerin,
pandantişerin, bezemelerin, çinilerin, kemerlerin renkli
taşlarıyla oluşan tezyinî kavisli çizgilerin vücuda
getirdiği büyülü dünyanın inmaterial niteliğini tamamlayan
mukarnas stalaktit tezyinat, sütun başlıkları, sütunların
değerli taş dokularını ortaya çıkaran ve onları değişik iç
yapılarıyla yücelten parlak satıhlar

Eksiksiz ve yanlışsız statik kuralların yansıması olan
dâhiyâne bir mühendislik çözümlemesine sahip olan
Süleymaniye Camii'nin Bizans, Romanesk, Gotik, Rönesans veya
Barok mimarî ile herhangi bir ilişkisi yoktur. Hareketli ve
sakin tektoniklerin bütünlüğü, tezyinî âbidevîliği ve
tarafsızlığı içindeki mimari, insanı yönlendirmeden, yerini
seçme hürriyetine müdahalede bulunmadan, onu tevazu içinde
koruyan sakin ve vakur bir ortam oluşturur.

Nisbî ölçüler sistemiyle elde edilen âbidevîlik ve büyüklük
etkisi, küçük olanın daha küçük, büyük olanın daha büyük
algılanması, sakinliğin hareketle, hareketin sakinlikle,
koruyanın korunanla, aşağı doğru olan biçimin yukarı doğru
olanla vurgulanmış olması, Süleymaniye'nin ayırıcı
özelliklerindendir. Sinan, kavisli kubbe-kemer biçimlerinin
düz zemininin ve pencereden görülen uzak ufkun yakın mimarî
unsurları daha güçlü fark etmeye imkân tanıdığını fark etmiş
ve bilinçle kullanarak çok boyutlu bir güzellikler dokusu
örmüştür.
Camiye kündekârî ahşap tekniği ile meydana getirilmiş
etkileyici, zarif geometrik biçimlerle süslü kapı satıhları
arasından girilir. İlk fark edilen; vaaz kürsüleri, müezzin
mahfeli ve minber gibi daha küçük ölçülü mimarî elemanların
yapının ölçü düzenine kazandırdığı farklı boyuttur. Mihraba
doğru ilerlerken soldaki büyük kubbe pandantifinin orijinal
16. asra ait tezyinatının küçük, sık dokusundaki
hareketlilik de mimarînin büyük unsurlarının vakur
hareketliliğini yüceltir. Mihrabın iki yanında, beyaz zemin
üzerinde simrlan belirgin, renkli, şoral tezyinatın sakin
hareketleriyle oluşan eşsiz güzellikteki çiniler, cennet
tasvirleri olarak mihrabı yüceltme işlevini yüklenmiştir.
Aynı duvar üzerindeki alçı tekniğiyle oluşturulmuş 16. asır
renkli camları ise küçük kıpırdanışlarla caminin
bütünlüğünü, büyük hareketli unsurlarını yücelten anlamlar
yüklenmiştir.
Ayasofya, bir nef 'in ileri doğru uzayan kubbe ve yarım
kubbeler sisteminin zemine yansımasıyla oluşur. Yarım
kubbeleri destekleyen küçük yarım kubbeler, zemine
silindirik ve mekânı sınırlayan eksedralar olarak iner.
Süleymaniye'de yarım kubbeler, mukarnas dolgularla
oluşturulmuş pandantişerin üzerine oturmaktadır. Kıble ve
giriş cephesinde, mihrabın iki yanındaki nişleri örten
kemerlerin benzeri de, fil ayakları ile mihrap duvarı
arasını geçen bir kemerle aşılır, böylece kare zemin mekânı
korunur. Ayasofya'da parlayan altın kaplı mozaiklerin
kubbeyi, kemerleri ve yarım kubbelerin bağımsız kimliklerini
örterek gizlemesine karşılık, Süleymaniye'de ve Sinan'ın
bütün eserlerinde mimari, bu unsurların okunan kimliklerinin
bütünlüğü şeklinde karşımıza çıkar.

Süleymaniye, sonsuz mekân içindeki mimarî birimlerin açık
tezyinî bütünlüğü olarak, yapının içi ise yukarıda
açıklandığı gibi, sonsuz mekânın bir çeşit uzantısı olarak
tasarlanmıştır. Ayasofya'da ise fil ayaklarının iç yüzünü
takip eden yan duvarlar, bu ayakları duvar ve eksedra
arasına gizler; bu yüzden yapı sınırlanmış insan gözü
seviyesinde tamamen dışa kapalı bir mekân haline gelmiştir.

Mimarlık mirası, onu gerçekten tanıyanların ve tarihî
tecrübeyi en iyi bilenlerin emanetindedir. Bu gerçeği müdrik
olarak mevcut tecrübe, bilgi ve duyarlıklara sahip çıkan
Sinan, Tâk-ı Kisrâ'yı, Yavuz Sultan Selim'in adını taşıyan
İstanbul'daki Sultan Selim Camii'nin tek kubbeli yapısını, Kubbetü's-Sahra'yı ve Olcaytu Hudabende Türbesi'ni
değerlendirmiş ve kendi tasarım geleneğinden hareket ederek
Süleymaniye'yi ve Kanuni Türbesi'ni vücuda getirmiştir.

İstanbul Bayezid Camii'ndeki merkezî kubbenin iki yarım
kubbeyle desteklenmesi esasına dayanan üst yapı genel
şemasını, 16. asır Osmanlı üslubu kapsamında yeniden
yorumlayıp birçok farklılıkla Ayasofya'daki hüviyetinden
arındıran ve tekrar hayata geçiren Süleymaniye, on asır
önceki Ayasofya'dan, Asya'nın kerpiç kubbeli yapılarından,
kümbet mimarisinden, Osmanlı ilk dönem mimarisinin
tecrübelerinden yararlanılarak geliştirilmiştir.

Süleymaniye, Sinan için Ayasofya'yı hem yüceltmek, hem de
eksiklerini aşmak için bir başlangıçtır. İç mekânı
uzunlamasına gelişen bir yapı olan Ayasofya'nın dış mimarî
yapısı, iç yapının bu uzunlamasına karakterini desteklemeyen
unsurlardan oluşur. Ayasofya'nın doğuya doğru ilerleyen
yarımadanın ucunda yer almasına karşılık bu özel konumuyla
bağlantılı olmayan bir mimarî yapısı ve mühendislik zaafları
vardır. Ayasofya, bu zaafların aşılması için, 15. asır
başlarında, Edirne'den davet edilen Osmanlı mimarları
tarafından bir destek duvarıyla takviye edilmiş, son olarak
da Sinan'ın inşa ettiği büyük destekler (payandalar)
sayesinde günümüze kadar ulaşmıştır.

15. ve 16. asırlarda yerleştirilen vaiz kürsüsü ve müezzin
mahfeli de Osmanlılar'ın Ayasofya'yı yücelten katkıları
arasında zikredilmelidir. Bu iki unsur, küçük ölçüleriyle
Ayasofya'ya aslî ölçülerine göre nisbî olarak daha büyük bir
yapı etkisi kazandırmıştır.

Sinan'ın Ayasofya'yı yücelten çevre unsurları vücuda getirme
iradesi, Süleymaniye Külliyesi'nin çevresiyle ilişkisini
düzenlerken de uygulanan bir ilke olmuştur. Bütün Osmanlı
külliyelerinde olduğu gibi, Sinan'ın eserlerinde de düzen,
eserleri çevreleyen konut dokularının ölçüleri ve atektonik
yapı özellikleriyle desteklenir. Bir fermanla Süleymaniye
çevresindeki evlerin boyasız ve zamanla kararacak ahşap
yapılar olması emredilmiş, böylece geçici malzemeyle vücuda
getirilmiş koyu renkli ahşap evlerden oluşan mahalleler
arasında külliyenin kalıcı niteliğiyle farklılaşması
sağlanmıştır. Evlerin küçük ölçüleri ve narin mimarî
dokularıyla Süleymaniye'ye daha yüce bir âbide hüviyetini
kazandıracak tedbirler alınmış ve bu tedbirler 20. asır
başlarına kadar devam ettirilmiştir.

Süleymaniye camii’nde lambalardan çıkan
isi toplayan bir is odası vardır. Sağlanan hava akımı
sayesinde en kaliteli mürekkebin elde edilmesi sağlanması da
hayret verici bir olaydır.
Örümceklerin kubbelere ağ yapmaması için
Afrika’dan 300 devekuşu yumurtası getirilmiş ve süsleme ile
bunun önüne geçilmiştir.
Süleymaniye’de zeminden kubbe üzengi seviyesi 45 kubbe alemi
ise 66 arşındır. Selimiye’de ise kubbeyi taşıyan 8 ayağın
merkezlerinden geçen dairenin çapı 45 arşındır. Kubbe kenarı
zeminden 45 minare ise buradan itibaren 66 arşındır. Ebced
hesabıyla 45 Adem kelimesine 66 ise ALLAH ismine tekabul
eder. Her iki camide de kubbeye yakın siluetlerin mesafeleri
de 92 arşındır. Bu da Muhammed ismine tekabul eder. İşte
ecdadın yaptığı eserlerde ki maneviyat ve huzurun menbaı bu
hakikat gerçeğidir.
Süleymaniye camii’nde bulunan 4 minaresi Kanuni’nin
istanbulun fethinden sonraki 4. padişah olduğuna 10 şerefe
ise Osmanlı’nın 10. padişahı olduğuna işaret etmektedir.


Süleymaniye külliyesinin ortak paydasında
huzur vardır... İster eğitim veren medreselerde, ister
kervansarayda, ister camiinin içinde... Ama her yerde, önce
huzur vardır. Bunu, Sinan-ı Abdülmennan hem su
(Camiinin şadırvanında dünyanın ilk içme suyu arıtma tesisi
ve ilk doğal su kulesi vardır.) hem de hava (Camiinin
içinde, üst kotta is odasında çalışan doğal akışlı
siklon-baca sistemi vardır.) hareketleri ile, manyetik ve
elektromanyetik etkenleri sıfırlayarak yapmış; taç kapıya
yüzlerce ton kurşun dökerek, radyasyon etkilerini
sıfırlamıştır. Bu üç merkezi (taç kapı, şadırvan, is odası)
anlatmak, detaylarına vâkıf olmak bizim haddimiz değil.
İzninizle, diğerlerini; aşağıdaki yerleşimden inceleyelim.

o Burası, anaokulu ve yuvadan üniversiteye kadar eksiksiz
bir eğitim kurumudur.
o Burası, çarşıdan yemekhaneye kadar eksiksiz bir sosyal
merkezdir.
o Burası, kervansaraydan hamama kadar eksiksiz bir
misafirhanedir.
o Burası, hastaneden yaşlılar yurduna kadar eksiksiz bir tıp
kurumudur.
o Burası, mezarlık ve türbeleri ile geçmişi yansıtır.
Burası, camiye ilaveten Kur’an-ı Kerim ve Hadis Okulları ile
eksiksiz bir İlahiyat merkezidir.

Bugün bu kurumlardan sadece,
o Çevresi ve detay mekânları kapalı tutulmak üzere cami
o Hastane (Süleymaniye Doğum Evi)
o Yaklaşık 110 bin adet el yazması eser ile dünyanın sayılı
kütüphanelerinden biri olan Süleymaniye Kütüphanesi
o Yemekhane (Darüzziyafe Lokantası ve yanındaki İkram Aile
Çay Bahçesi) kamuya açıktır. Darüzziyafe’de zaman zaman
İstanbul Festivali veya turistik etkinlikler çerçevesinde
sema gösterileri ve tasavvuf musikisi konserleri
düzenlenmektedir.
Bir teknik şaheser olarak Süleymaniye

Bir teknik değerlendirmeye geçmeden önce, gözlemlerimizi
sıralayalım:
o Süleymaniye’nin inşasına ait herhangi bir teknik doküman
yoktur. Sinan-ı Abdülmennan , cami yapımında harç için
kullandığı yumurta sayısını, çalışan ustaların sayısını,
milliyetlerini, dinlerini ve günlük ücretlerini tam 164 cilt
olarak defterlere kaydetmiştir. Bunların günümüze ulaştırmış
olmasına karşılık, hiçbir proje ve teknik bilgiyi derleyip,
bırakmamıştır. İdari detayları “emaneti yerine teslim etmek”
titizliği ile kendini ibrâ etmek üzere en ince teferruatı
ile yazan bu büyük insan, lisan-ı haliyle “Haydi bizden
sonraki nesiller... Biraz da siz gayret edin bizlerin ne
yaptığını anlamaya...” demiştir... Hazret’in, teknik
notlarda "Ben aşikâr yerlerde ebced hesabı ile Yüce Allah’ın
adını zikrettim, sol arka köşede de kendi imzamı attım."
(...) “Camiinin temellerini gemi omurgası gibi yaptım,
deprem, kasırga gelse vız gelir.” (...) “Siz 21. yüzyılda
bina inşa ederken insanların konforu için dört, bilemediniz
beş kriteri kontrol etmeye çalışıyorsunuz, -sıcaklık, nem,
hava hızı, akustik, vb- halbuki ben 16. yüzyılda 66 faktörü
kontrol ettim, külliye içerisine giren rahat etsin, huzur
bulsun diye...” demesine gerek yok ki...
o Süleymaniye’nin statik ve temel dizaynı gemi omurgası
şeklindedir. Almanya’da teknik eğitim almış ve uzun yıllar
denizyollarında çalışmış olan rahmetli Ahmet Selim Suntur
Bey bina olarak Caminin çok iyi dengelendiğini (safralandığını)
gemi tasarım formülleriyle inceleyerek görmüş ve "Mimar
Sinan-ı Abdülmennan adeta bir Hacıyatmaz yapmış,
zamanımızda orijinalliği bozulmasına, rağmen bu bina dış
etkenlere ve depremlere çok iyi dayanır" demişti.
o Külliyede kullanıyan bütün açı ve uzunluklar ebced hesabı
ile anlamlıdır. Sıradan ya da başka bir deyişle “anlamsız”
hiç bir açı veya uzunluk yoktur.
o Süleymaniye bir ahenk ve estetik harikasıdır. Külliyenin
boyuna görünüşünde kısa minare, is odası ve kubbeden geçen
dairelerde, o devirde henüz tarif edilmemiş sönen sinüs
eğrisini bulursunuz.
o Süleymaniye bir fonksiyon harikasıdır. İnsanların rahat ve
huzuru için en ince detaylar düşünülmüştür.
o Geometrik kalıplar son derece anlamlı şekillerde
kullanılmıştır.
o Ana giriş kapısı, taç kapı henüz çözülmeye muhtaç, bir
dolu sırrı barındırır. Taç kapı, önemli bir geometrik
merkezdir. Yapımında yüzlerce ton mertebesinde kurşun
dökülmesi, statik olmaktan ziyade radyasyon etkileri ile
ilişkilendirilmelidir.
o İs odası, cami içinde o devirde yanan kandillerin isini
toplayıp, mürekkebe dönüştüren ve tamamen doğal havalandırma
ile çalışan doğal bir siklon–baca sistemidir. Daha önemlisi,
enerjilerin değişim noktasıdır. Bu havalandırma olmasa, cami
kubbesi kandillerin etkisi ile çok kısa zamanda
kararacaktır. İs odası Selimiye’de yapılmamıştır; sadece
Süleymaniye’ye özgü bir hususiyettir.
o Şadırvan, o devrin şartlarında -kısmen Bizans kanalları
kullanılarak- Istıranca derelerinden getirilen suyu, doğal
kule prensibi ile hava akımı oluşturarak oksijenle arıtan,
tarihin ilk içme suyu hazırlama istasyonudur. O zamanın
teknolojisi ile pirinçten dövme usulü yapılan lülelerin her
biri bir sanat harikası; şadırvanın oluklu demir döküm
duvara benzeyen, ancak hava akımını sağlayan cepheleri ise
hesap harikasıdır.
Bugünün teknolojisi, is odasındaki tabii hava akımını ve
şadırvandaki doğal kule etkisini hayranlıkla izlemekte, bu
teknoloji Batı üniversitelerinde doktora seviyelerinde ders
olarak işlenmektedir.
Bu noktada, biraz da Süleymaniye Topluluğu’ndan bahsedilmesi
yerinde olacak. Rahmetli Ahmet Selim Suntur’un liderliğinde
çalışan ve şimdilerde biraz yetim kalan bu grup, Süleymaniye
Külliyesi’nde ASHRAE (Amerikan Isıtma Soğutma ve Hava
Şartlandırma Mühendisleri Birliği) ile birlikte tarihi
mekânlarda klima konusunda bir projeyi tatbik etmek için işe
başlamış. Tabii, teknik kariyeri olan insanlar külliyeye
dikkatle ve bilen gözlerle bakmaya başladıkça, bizlerin
göremeyeceği detayları görmeye başlamışlar.
Topluluk, işe mesafe ve açıları ölçerek başlamış. Tüm
mesafelerin ebced hesabı ile "Allah" isminin katları olduğu
gözlenmiş. Geometrinin tarif edilmediği devirde dış minare
aleminin ve is odası kubbe noktalarının tariflediği
dairelerin sönen bir sinüs eğrisini çizdiği fark edilmiş.
Her yerde 9 değişik sabit açı kullanılmış. Bu açıları
toplayın, tam 273.15 derece ediyor. Bu bir açı birimi,
dümdüz toplam... Peki, mutlak soğuk noktası (sıfır kelvin)
-273.15 C değil mi? Bakınız, burada geometrik (mekanik)
birimden, termodinamik birime geçiyor (enerji–mekân geçişi).
Bu tür, bir boyuttan öbürüne atlamalar çok sık görülmüş.
Aynı şekilde camiinin taç kapı içerisinden hizmet binalarına
olan mesafenin de 273.15 metre olması gibi ilgi çekici
sonuçlar ortaya çıkmış.
İncelemeler esnasında, minare yüksekliği, kubbe çapı vs.
gibi bazı uzunluklar ve bazı açılar birbirine
orantılandığında "pi" sayısı, 1.6 (altın oran) gibi bilinen
katsayıların yanında, mesela 23 (tam derece olarak Dünya
ekseninin eğim açısı), 4.18 (kalori/joule çevrim katsayısı)
ve logaritmadaki "e" sayısı gibi o zamanın şartlarında pek
alışılmadık katsayıların da sıklıkla kullanıldığını
görmüşler ve bunlardan yola çıkarak, cami tasarımında ısı,
manyetik alanlar, radyasyon ve tüm diğer değişik şekil ve
haldeki enerjilerin birbirlerine dönüştürülerek dengelemesi
için hesaplamalar yapıldığı sonucuna varmışlar.
Hatta külliyenin adeta bir canlı gibi tüm dış etkenlere
karşı korunma refleksleri veya koruyucu enerji küreleri ile
donatıldığını ilave ediyorlar. Gene bu tespitlere göre,
enerji kürelerinin tamamı bir noktada kesişmektedir ve bu
nokta tam "is odası"na isabet etmektedir.
Rahmetli Selim Suntur Bey bu çalışmalar sırasında
Süleymaniye Camii’ni, piramitlerle –resimler üzerinden–
kıyasladığında, kesit olarak her ikisinin de taban açıları
66 derece olan çok dengeli birer ikizkenar üçgen olduğunu
tespit etmişti. Piramitlerde Firavun’un mumyasının konulduğu
odanın, piramitin tepeden geçen yüksekliğin üzerinde ve
tabandan yüksekliğin 2/3 kadar yukarısına (Piramit
tepesinden yüksekliğin 1/3’ü kadar aşağıda)
yerleştirilmesine karşılık, Süleymaniye Camii’ndeki is
odasının, üçgen kesitin ağırlık merkezinde (Caminin, tepeden
geçen yüksekliğin üzerinde, tabanından yüksekliğin 1/3’ü
kadar yukarıda) yer aldığını görünce şöyle bir yorum
getirmişti:
"Olağanüstü özellikleri olan bu iki eserin yapımında da,
diğer birçok yerde olduğu gibi, insanlara ilahî yardım ve
destek gelmiştir. Medeniyetlerinin ulaştığı olgunluğun
derecesine bağlı olarak, insanlar bu bilgilerden istifade
etmişlerdir. Bu açıdan bakıldığında, İslâm’ın nuru ile
aydınlanmış Sinan-ı Abdülmennan , tasarımının nirengi
noktası olan "is odası"nı eserinin ağırlık merkezine
yerleştirerek, böyle bir yardımı çok daha dengeli ve olumlu
kullanmayı başarmıştır."
Bu yorumdan yola çıkılarak mistik, heyecan yüklü bilimsel ve
teknik bir çalışma sonucunda yeni bir enerji kuramı ortaya
atıldı: Künnes (Unified Quantum) Teorisi. Kur’an-ı Kerim’de
Bakara ve Tekvir surelerinde yer alan "Kunnes” ve “Hunnes"i
anlatan ayetler ile Naziât ve Zariyât surelerinde yer alan
ayetler, tüm enerjilerin birbirine dönüştüğüne işaret
ediyor. Einstein’in E=mc2 denklemi bunun bir özel hali
olarak kalıyor; Heisenberg’in “Principle of uncertainity”si
de “certainty” haline dönüşüyor, belirsizlik belirlilik
oluyor. Bugün ABD’de adına kurulmuş bir enstitüde
(İngilizcesi: Unified Quantum Research Institute) teorik
çalışmalar devam ediyor ve pratik faydaları için zamana
ihtiyaç olduğu belirtiliyor. Bu kuramın temel kabulüne göre;
her çeşit enerji (Işık, manyetizma, ısı, elektrik, mekanik,
kütle çekimsel, vs.) birbirine dönüşmekte olduğuna göre bu
olayların hepsini kapsayan bir matematik model vardır ve
Künnes Teorisi çağdaş bilimin henüz söz söyleyemediği birçok
konuda çok geniş bir açılıma sahiptir. Mesela yeni
elementlerin varlığı, uzayda eser maddesinin var olduğunun
ortaya çıkması ve buna bağlı olarak, uzayın bir sıvı
özelliği taşıdığı, uzay cisimlerinin (Yasin Suresi’nde
belirtildiği gibi) bu ortamda “yüzdüğü”, bu teori ile uzay
yoğunluğunun ve eşdeğer atom sayısının hesaplanması, kozmik
mikrodalga arka plan radyasyon sıcaklığının (CMBRT) ölçüm
yapmadan hesaplanabilmiş olması, Einstein’ın ortaya attığı
kozmolojik sabitin var olduğunun, ancak sabit olmayıp zamana
ve mekan ölçeğine göre değiştiğinin bulunması gibi...
Bu teoriye göre, ısı, katı madde içinde "Aton" adını
verdiğimiz enerji paketleri halinde iletilir, aslında “Aton”
Foton’un madde içerisindeki özel halidir. Bu husus 1999
yılında uluslararası hakemli bir dergide yayınlandı. Künnes
Teorisi’nin genel enerji denkleminden
(E = mCp?T = ½ mv2 = h•f) yola çıkılarak kurulan termo-kinetik-dalga
modeli, günümüzün tüm ampirik-pratik sonuçlarına uyumludur.
Örneğin bu denklemin son iki terimi deBroglie’nin yaklaşık
1923 yılında ortaya attığı madde-dalga çiftliliğini
doğrulamaktadır.
Enerji ile ilgili araştırmaları, ABD’de araştırmalar yapan,
ODTÜ’den emekli Prof. Dr. İbrahim Birol Kılkış devam
ettirmiştir. Künnes Teorisi’nin 1997 yılında açıklanmasının
ardından Japonya’da uluslararası bir bilim topluluğunun
nötrinolar konusunda yaptığı "Kamiokande" deneyinin
sonuçlarının birbirini tamamladığı anlaşılmıştır: Her
dalganın olduğu gibi nötrinoların da madde özelliği ve
eşdeğerliliği vardır. Bugün ABD’de kurulan enstitünün, tüm
enerji türlerinin birbirine dönüşümü konusu dahil olmak
üzere teorik çalışmalarına devam etmekte olduğu ve ileride
kullanılabilir yeni enerji kaynakları konusunda somut ve
pratik sonuçlarla insanlığa hizmet verebileceği
kaydedilmektedir.
Süleymaniye Topluluğu’nun tahminlerine göre Sinan-ı
Abdülmennan mezkur ayetlerin sırrına vâkıf olup, bu
çevrimleri, olağanüstü bir şekilde Süleymaniye külliyesinde
uygulayarak; neticede ortaya fiziksel olmayan, türevsel ama
faydalı faktörler çıkmıştır. Camide ayaklar üşümesin ve
secde halinde huzur duyulsun diye, yerden 20 cm. yüksekliğe
kadar hava hızı profilinin sıfıra çok yakın olduğu (sınır
tabaka), sonrasında ise hava hızlarının yükselmeye başladığı
fark edilmiş. Yine gözlemlerde görülmüş ki, radyasyon ile
gelen ısının pencereler ile optimizasyonu, yaz ve kış
içeride ılık bir hava oluşturuyor. Kandil bile yaksanız is
olmuyor, kervansarayda uyuyan dinleniyor, hamamda yıkanan
şifa buluyor.
Şimdilerde Topluluk’ta sesle çalışan buzdolabının gerçekte
Künnes Teorisi’nin prensipleri üzerine çalıştığı konusu
inceleniyor: Akustik enerjinin ısıya eşdeğerliliği ve
soğutma işinde kullanımı. Şimdilik performansı düşük, ama
Teori, bunun diğer enerji türleri de tatbik edilerek
yükselebileceğine işaret ediyor. Düşünmesi bile heyecan
verici, evde insan varsa yeter, buzdolabınız onların "yaşam"
sesleri ile elektriğe ihtiyaç kalmadan soğutuyor...
"Tüm teknik detaylar yerinde duruyor, bakan gözler hepsini
görür" anlamında bir sessizlik var şimdi Süleymaniye’de...
Gerçekten öyle... Bir metre... Bir açıölçer, bir not
defteri... Haydi bir de anomemetre (hava hızı ölçüm cihazı),
akış ölçer... Yanınıza alın ve gidin ölçün... Neler
buluyorsunuz neler?!
Bir başka şaheser Selimiye Camii ile kıyaslama
Burada, “Şehzadebaşı çıraklık, Süleymaniye kalfalık,
Selimiye Ustalık eseridir” sözünü biri diğerinden üstün
şeklinde değil; teknik eser “Hendesetü’l-İslâm” ve sosyal
eser “Camiatü’l-İslâm” olarak boyutlamak istiyoruz.
Öncelikle bu konudaki gözlem ve bilgilerimizi sıralayalım:
o Selimiye Camii, yanlış bilindiği üzere Yavuz Sultan Selim
(I. Selim) zamanında değil; onun torunu olan Sultan II.
Selim zamanında ve Süleymaniye’den sonra, 1568-1575 yılları
arasında inşa edilmiştir. Kubbe çapı Ø31.30 metredir.
o Süleymaniye Camii, Kanuni Sultan Süleyman zamanında
1550–1557 yılları arasında inşa edilmiştir. Kubbe çapı
Ø26.50 metredir.
o Süleymaniye, kubbe içinden 4 fil ayak, Selimiye ise kubbe
çevresinden 8 fil ayak üzerine oturur. Bu 8 ayağın çevrede
yerleşimi ve ortada olmaması Selimiye’de ortaya bir bütün
mekân, tek bir cemaat mahalli çıkarır. Bu da sosyal açıdan
çok önemlidir, bütün cemaat tek bir mekânda toplu haldedir.
o Süleymaniye teknik olarak aynılık, Selimiye sosyal olarak
çeşitlilik prensibi ile inşa edilmiştir. Süleymaniye’de
birbirinin aynı olmasına dikkat edilen yapı elemanları
mevcuttur. Selimiye’de ise özellikle farklı İslâm
beldelerinden getirilen yapı elemanları kullanılmıştır, bu
da camiye çeşit katmış, ahenkli, fakat farklılıkları
gözlenen “İslam Cemaaatleri Birliği” oluşturulurcasına inşa
edilmiştir. Süleymaniye bir ahenk demeti iken, Selimiye
–adeta- hepsi birbirinden güzel ve detaylı, ama birbirinden
farklı mekânlar topluluğudur.
o Süleymaniye, bir başkent külliyesidir. Selimiye ise bir
serhad külliyesidir. Dikkat edilirse, Selimiye’nin yapıldığı
zaman, Edirne’nin (İstanbul’dan önce) başkent olduğu zaman
değil; serhad ili olduğu zamandır. Roma’nın (Vatikan
Kilisesi) fethi niyeti ile çıkılan seferlerin (II. Viyana
Kuşatması) duagâhıdır. Bu da Camiatü’l- İslâm olduğunun bir
başka göstergesidir.
o Süleymaniye’deki “son derece teknik ve gelişmiş” is
odasına karşılık Selimiye’de çift pencereli sistem, birinin
altında diğerinin üstünde açıklık kalacak şekilde uygulanmış
ve hava akımının kimseyi rahatsız etmeden ortamı
havalandırması sağlanmıştır. Süleymaniye’deki “teknik
merkez” Selimiye’de yoktur.
Cennetmekân Mimar Sinan bir teknik adam olarak kabri,
doğal olarak teknik eser olan Süleymaniye’dedir. Selimiye
"İslâm Cemaatleri Birliği" Süleymaniye ise "İslâm
Teknolojisi Zirvesi"dir. Öyle olmasa bir teknik adam olan
Sinan mezarını Süleymaniye’de hazırlar mıydı acaba?
Sonuç olarak sadece kalfalık, ustalık eseri diye ayırmamak
ve her iki eserin de ayrı boyutlarda hakkını vermek gerekir.
Süleymaniye, Hendesetü’l-İslâm’dır. Selimiye ise Camiatü’l-İslâm’dır.
Sosyal olmak, İslâmi toplumun teknikten daha önde gelen
elzem unsuru olduğu için, Sinan-ı Abdülmennan bu duruma
kalfalık ustalık benzetmesi yapmıştır.
Kanun-i Sultan Süleyman’ın Harem’im varım Güzeller Şahı
dediği Hürrem Sultan’ın Türbesi de Süleymaniye Camisi
bahçesindedir.
Kanun-i Sultan Süleyman 1566 yılında 71 yaşında 13. seferi
Zigetvar’a gitti. Kanun-i bu seferinde 6 Eylül’ü 7 Eylül’e
bağlayan gece saat 01.30 da Savaş alanında bu dünyaya veda
etti. Ertesi gün zigetvar kalesi fethedildi. Kale
fethedilmeden önce vefat eden Kanun-inin vefatını Vezir-i
Azam Sokollu Mehmet Paşa Askerlere bildirmemişti. Kanuni-nin
iç organları otağı humayındaki tahtının altına gömüldü.
Sonradan O tahtın olduğu yere yapılan türbe zamanla kiliseye
döndü. Bu günde zigetvar da Türk kilisesi olarak bilinir.
Cesedi ise tahvid edilerek özel bir tabuda kondu.
Sıra Kanuni ile özdeşleşen Mimar Sinan’ın kendine bu kadar
değer veren ve hatta Süleymaniye’nin açılışını ona
yaptıracak kadar değer verdiği Kanuni’ye bir türbe yapmaya
gelmişti. Muhteşem Süleyman’ın türbesi şanına yaraşır
güzellikte yapıldı. İçindeki ferahlatıcı ortam, renkli
camları, hat sanatı çini sanatı hepsi onun şanına yaraşır
güzellikte yapılmış ve özenle düzene koyulmuştu. Değerli
taşlarla süslenmiş kubbe insanı hoş bir sada içinde tutuyor.
“Halk içinde muteber bir nesne yok DEVLET gibi,
Olmaya DEVLET cihanda bir nefes sıhhat gibi”
Diyen Kanuni’ye de son vazifesini böylece yerine getirmiş
oluyordu Sinan…
|
|
Eklenme Tarihi: 2008/06/24 - 17:52 / Ekleyen: Mimar Sinan Webmaster
|