
Hiç kuşkusuz, Edirne'nin sembolü
Selimiye Camisi'dir. Mimar Sinan'ın olgunluk döneminde
yaptığı en son cami olan Selimiye gerçek bir mimari deha
sayılıyor. İçinde müthiş bir akustik var. 21 yılı imamlık
olmak kaydıyla tam 35 yıldır Selimiye'de bulunan müftülük
tanıtım görevlisi Nadi Ersoy, ziyaretçilere akustiğin ne
kadar güçlü olduğunu göstermek için zaman zaman caminin
içinde ezan okuyor ve Mimar Sinan'ın sesi dağıtma biçimi
hakikaten herkesi etkiliyor.
Önemli sanat tarihçisi Ernst Diez, "Selimiye mekân,
büyüklük, yükseklik, topluluk ve ışık etkisi bakımından
yeryüzündeki bütün yapılardan üstündür," diyor.
Selimiye'nin kubbesi dünyadaki en geniş kubbe. Mimar Sinan,
43.28 metre yüksekliğe ve 31.22 metre çapa sahip kubbeyi,
Ayasofya'nınkinden de geniş bir kubbe yapabileceğini
göstermek için, bir meydan okuma olarak inşa etmiş. Caminin
iki minaresinde üçer merdiven bulunuyor. Birinci merdivenle
birinci ve üçüncü şerefelere, ikinci merdivenle ikinci ve
üçüncü şerefelere, üçüncü merdivenle ise doğrudan üçüncü
şerefeye çıkılıyor ve bu sırada çıkanlar birbirini görmüyor.
Diğer iki minarede ise tek merdiven sistemi var.
Minareler aynı zamanda 3.8 metrelik çapa ve 85 metre boya
sahip. Bunlar, Delhi'deki çok kalın gövdeli Kutb-Minar
Camii'nden sonra en yüksek minareler. Camiyle özdeşleşmiş
olan tanıtım görevlisi Nadi Ersoy, tüm bu bilgileri bir
çırpıda veriyor. Son derece tertipli, herkese yetişecek
kadar enerjik, enteresan ve titiz. "Ayakkabı bağcıklarımı
bile ütülerim," diyor.
Selimiye Cami inşaatının bitime
yaklaştığı aylarda Sinan'ın şehir siluetini tamamlamak üzere
Edirne'de 10-15 konak inşası, ayrıca cami yöresine dikilmek
üzere Edirne'den temin edilen 300 bin gül fidanina ilaveten
nadide Istanbul güllerinden 200 bin kök satın alınması için
padişahtan izin alındığı ve her sabah saşar arasina güller
dizildiği gerçeği, esere gösterilen itina ile çevre
bilincinin yüksek düzeyi hakkında bizlere ışık tutmaktadir.Cami
inşaatının bitime yaklaştığı aylarda Sinan'ın şehir
siluetini tamamlamak üzere Edirne'de 10-15 konak inşası,
ayrıca cami yöresine dikilmek üzere Edirne'den temin edilen
300 bin gül fidanina ilaveten nadide Istanbul güllerinden
200 bin kök satın alınması için padişahtan izin alındığı ve
her sabah saşar arasina güller dizildiği gerçeği, esere
gösterilen itina ile çevre bilincinin yüksek düzeyi hakkında
bizlere ışık tutmaktadir.
Mimar Sinan’in Selimiye Camii’nin
kubbesini o genislige oturtmak için 13 bilinmeyenli bir
denklemi matematigin bilinen 4 ana isleminden farkli
besinci. bir islem yaratarak cozdugu soylenir. Ayrica
minarelerin serefelerine cikanlarin yolda birbirlerini
gormemeleri ise buyuk bir dehanin urunudur. Almanlar ayni
sistemi meclislerinin onundeki dev kurede kullanmislar.
Mimar Sinan bu sistemi 2 metre capindaki minarelere
yuzyillar once monte edebilecek bir dehadir. Almanlarin
dehasi ise, o cirkin metal yiginina Selimiye’den fazla
turist cekebilmelerindedir.
Süleymaniye’nin dört minaresi
İstanbul’da yaşamış dört büyük hükümdarı; Fatih Sultan
Mehmet, II. Bayezid, Yavuz Sultan Selim ve Kanunî Sultan
Süleyman’ı ya da camiyi yaptıranın İstanbul’un fethinden
sonraki dördüncü padişah olduğunu temsil eder... İki uzun
minaredeki üçer, iki kısa minaredeki ikişer şerefeleriyle
toplam on şerefe de, o devre kadar hüküm sürmüş on padişahı
ya da camiyi yaptıran Kanunî’nin onuncu padişah olduğunu
temsil eder... Minarelerin uzun ve kısa düzenlenişi, ana
kütleyle beraber yapıya modüler sistemde piramidal bir
görünüm kazandırır. Uzaktan bakıldığında, birbiri üzerinde
göklere yükselen bir merdiven gibi duran bu orantı ustalığı,
Hıristiyan öğretide, “Yakub’un Merdiveni” ile anlam bulur...
Caminin içinde yanan yaklaşık 250-300 kadar kandilin isi,
yukarıdaki bir akımla kapı üstündeki dört pencereden is
odasına çekilirdi. Kitap yazımında ve hattatlıkta kullanılan
mürekkebin en güzeli bu isten elde edilirdi. Halen
Süleymaniye Kütüphanesi’nde mevcut olan bazı kitaplar bu
isle yapılan mürekkeple yazılmıştır...
Bugünün teknolojisi, is odasındaki tabii hava akımını ve
şadırvandaki doğal kule etkisini hayranlıkla izlemekte, bu
teknoloji Batı üniversitelerinde doktora seviyelerinde ders
olarak işlenmektedir.
Bu noktada, biraz da Süleymaniye Topluluğu’ndan bahsedilmesi
yerinde olacak. Rahmetli Ahmet Selim Suntur’un liderliğinde
çalışan ve şimdilerde biraz yetim kalan bu grup, Süleymaniye
Külliyesi’nde ASHRAE (Amerikan Isıtma Soğutma ve Hava
Şartlandırma Mühendisleri Birliği) ile birlikte tarihi
mekânlarda klima konusunda bir projeyi tatbik etmek için işe
başlamış. Tabii, teknik kariyeri olan insanlar külliyeye
dikkatle ve bilen gözlerle bakmaya başladıkça, bizlerin
göremeyeceği detayları görmeye başlamışlar.
Topluluk, işe mesafe ve açıları ölçerek başlamış. Tüm
mesafelerin ebced hesabı ile "Allah" isminin katları olduğu
gözlenmiş. Geometrinin tarif edilmediği devirde dış minare
aleminin ve is odası kubbe noktalarının tariflediği
dairelerin sönen bir sinüs eğrisini çizdiği fark edilmiş.
Her yerde 9 değişik sabit açı kullanılmış. Bu açıları
toplayın, tam 273.15 derece ediyor. Bu bir açı birimi,
dümdüz toplam... Peki, mutlak soğuk noktası (sıfır kelvin)
-273.15 C değil mi? Bakınız, burada geometrik (mekanik)
birimden, termodinamik birime geçiyor (enerji–mekân geçişi).
Bu tür, bir boyuttan öbürüne atlamalar çok sık görülmüş.
Aynı şekilde camiinin taç kapı içerisinden hizmet binalarına
olan mesafenin de 273.15 metre olması gibi ilgi çekici
sonuçlar ortaya çıkmış.
İncelemeler esnasında, minare yüksekliği, kubbe çapı vs.
gibi bazı uzunluklar ve bazı açılar birbirine
orantılandığında "pi" sayısı, 1.6 (altın oran) gibi bilinen
katsayıların yanında, mesela 23 (tam derece olarak Dünya
ekseninin eğim açısı), 4.18 (kalori/joule çevrim katsayısı)
ve logaritmadaki "e" sayısı gibi o zamanın şartlarında pek
alışılmadık katsayıların da sıklıkla kullanıldığını
görmüşler ve bunlardan yola çıkarak, cami tasarımında ısı,
manyetik alanlar, radyasyon ve tüm diğer değişik şekil ve
haldeki enerjilerin birbirlerine dönüştürülerek dengelemesi
için hesaplamalar yapıldığı sonucuna varmışlar.
Hatta külliyenin adeta bir canlı gibi tüm dış etkenlere
karşı korunma refleksleri veya koruyucu enerji küreleri ile
donatıldığını ilave ediyorlar. Gene bu tespitlere göre,
enerji kürelerinin tamamı bir noktada kesişmektedir ve bu
nokta tam "is odası"na isabet etmektedir.
Rahmetli Selim Suntur Bey bu çalışmalar sırasında
Süleymaniye Camii’ni, piramitlerle –resimler üzerinden–
kıyasladığında, kesit olarak her ikisinin de taban açıları
66 derece olan çok dengeli birer ikizkenar üçgen olduğunu
tespit etmişti. Piramitlerde Firavun’un mumyasının konulduğu
odanın, piramitin tepeden geçen yüksekliğin üzerinde ve
tabandan yüksekliğin 2/3 kadar yukarısına (Piramit
tepesinden yüksekliğin 1/3’ü kadar aşağıda)
yerleştirilmesine karşılık, Süleymaniye Camii’ndeki is
odasının, üçgen kesitin ağırlık merkezinde (Caminin, tepeden
geçen yüksekliğin üzerinde, tabanından yüksekliğin 1/3’ü
kadar yukarıda) yer aldığını görünce şöyle bir yorum
getirmişti:
"Olağanüstü özellikleri olan bu iki eserin yapımında da,
diğer birçok yerde olduğu gibi, insanlara ilahî yardım ve
destek gelmiştir. Medeniyetlerinin ulaştığı olgunluğun
derecesine bağlı olarak, insanlar bu bilgilerden istifade
etmişlerdir. Bu açıdan bakıldığında, İslâm’ın nuru ile
aydınlanmış Sinan-ı Abdülmennan, tasarımının nirengi noktası
olan "is odası"nı eserinin ağırlık merkezine yerleştirerek,
böyle bir yardımı çok daha dengeli ve olumlu kullanmayı
başarmıştır."
Bu yorumdan yola çıkılarak mistik, heyecan yüklü bilimsel ve
teknik bir çalışma sonucunda yeni bir enerji kuramı ortaya
atıldı: Künnes (Unified Quantum) Teorisi. Kur’an-ı Kerim’de
Bakara ve Tekvir surelerinde yer alan "Kunnes” ve “Hunnes"i
anlatan ayetler ile Naziât ve Zariyât surelerinde yer alan
ayetler, tüm enerjilerin birbirine dönüştüğüne işaret
ediyor. Einstein’in E=mc2 denklemi bunun bir özel hali
olarak kalıyor; Heisenberg’in “Principle of uncertainity”si
de “certainty” haline dönüşüyor, belirsizlik belirlilik
oluyor. Bugün ABD’de adına kurulmuş bir enstitüde
(İngilizcesi: Unified Quantum Research Institute) teorik
çalışmalar devam ediyor ve pratik faydaları için zamana
ihtiyaç olduğu belirtiliyor. Bu kuramın temel kabulüne göre;
her çeşit enerji (Işık, manyetizma, ısı, elektrik, mekanik,
kütle çekimsel, vs.) birbirine dönüşmekte olduğuna göre bu
olayların hepsini kapsayan bir matematik model vardır ve
Künnes Teorisi çağdaş bilimin henüz söz söyleyemediği birçok
konuda çok geniş bir açılıma sahiptir. Mesela yeni
elementlerin varlığı, uzayda eser maddesinin var olduğunun
ortaya çıkması ve buna bağlı olarak, uzayın bir sıvı
özelliği taşıdığı, uzay cisimlerinin (Yasin Suresi’nde
belirtildiği gibi) bu ortamda “yüzdüğü”, bu teori ile uzay
yoğunluğunun ve eşdeğer atom sayısının hesaplanması, kozmik
mikrodalga arka plan radyasyon sıcaklığının (CMBRT) ölçüm
yapmadan hesaplanabilmiş olması, Einstein’ın ortaya attığı
kozmolojik sabitin var olduğunun, ancak sabit olmayıp zamana
ve mekan ölçeğine göre değiştiğinin bulunması gibi...
Bu teoriye göre, ısı, katı madde içinde "Aton" adını
verdiğimiz enerji paketleri halinde iletilir, aslında “Aton”
Foton’un madde içerisindeki özel halidir. Bu husus 1999
yılında uluslararası hakemli bir dergide yayınlandı. Künnes
Teorisi’nin genel enerji denkleminden
(E = mCp?T = ½ mv2 = h•f) yola çıkılarak kurulan
termo-kinetik-dalga modeli, günümüzün tüm ampirik-pratik
sonuçlarına uyumludur. Örneğin bu denklemin son iki terimi
deBroglie’nin yaklaşık 1923 yılında ortaya attığı
madde-dalga çiftliliğini doğrulamaktadır.
Enerji ile ilgili araştırmaları, ABD’de araştırmalar yapan,
ODTÜ’den emekli Prof. Dr. İbrahim Birol Kılkış devam
ettirmiştir. Künnes Teorisi’nin 1997 yılında açıklanmasının
ardından Japonya’da uluslararası bir bilim topluluğunun
nötrinolar konusunda yaptığı "Kamiokande" deneyinin
sonuçlarının birbirini tamamladığı anlaşılmıştır: Her
dalganın olduğu gibi nötrinoların da madde özelliği ve
eşdeğerliliği vardır. Bugün ABD’de kurulan enstitünün, tüm
enerji türlerinin birbirine dönüşümü konusu dahil olmak
üzere teorik çalışmalarına devam etmekte olduğu ve ileride
kullanılabilir yeni enerji kaynakları konusunda somut ve
pratik sonuçlarla insanlığa hizmet verebileceği
kaydedilmektedir.
Mimar Sinan’ın ‘çıraklık eseri’
İstanbul Şehzade Camii (1548) ile ‘ustalık eseri’ Edirne
Selimiye Camii (1566-1574) arasındaki bir dönemde inşa
edilmiş olan Süleymaniye (1550-1557), yapıların
yerleştirilmesindeki ustalığın yanında, gerek ekonomik ve
kültürel işlevleriyle, gerekse sanatla politik gücün
birleşimini temsil edişiyle, Türkiye için büyük ve önemli
bir geçmişi hatırlatmaktadır.
Popüler Tarih dergisi Temmuz 2005
sayısında, işte bu ve benzeri soruların yanıtlarını
“Sinan’ın Süleymaniye sırları” başlığı altında, kapak konusu
yaptı...
Kanunî’nin mimarbaşı ‘Sinan Ağa’ bir gün, dostlarından ve
devrinin şair ve ediplerinden Mustafa Saî Çelebi’ye gelerek,
“Çok kocadım. İsterim ki, öldükten sonra adım unutulmasın.
Hizmetlerim anılıp hayırla anılayım. Anlatacağım
hatıralarımı nazım ve nesir diliyle yazar mısın?” der.
Bunun üzerine Çelebi, Mimar Sinan’ın anlattıklarını yazmaya
başlar ve küçük bir kitap ortaya çıkar. Saî Mustafa
Çelebi’nin Mimar Sinan’ın ağzından kaleme aldığı,
“Tezkiretü’l Bünyan” ve “Tezkiretü’l Ebniye” adını verdiği
ve günümüzde ‘Yapılar Kitabı’ adı altında toplanarak
yayımlanan bu eseri, büyük ustanın yaşam öyküsünü,
eserlerinin envanterini ve kendi dönemine ait gözlemlerini
içermektedir.
Mimar Sinan’ın yaşantısına dair birçok ayrıntıyı,
eserlerini, döneminin insanları hakkındaki düşüncelerini bu
kitap ile, Sinan’ın kendi ağzından öğrendiğimiz gibi,
Süleymaniye Cami’nin sırlarını da belli ölçülerde, bu
kitapta bulabiliyoruz.
Bunun yanı sıra, Süleymaniye’nin
kendine has sırları da vardır. Stefanos Yerasimos’un,
‘Süleymaniye’ adlı eserinde (Yapı Kredi Yayınları, Mart
2002, İstanbul) vurguladığı gibi, İustinianos
İmparatorluğu’nun takipçisi bir imparatorluğun hayal gücünün
ürünü olmasıyla birlikte, Süleymaniye Camii, aynı zamanda
Osmanlı İmparatorluğu’nun bir asırdır yeniden keşfetmeye
uğraştığı ‘tek kütleli mabet’ örneği ile, büyük bir kubbenin
sırlarına yolculuk etme sürecinin son aşamalarından biri
olmuştur.
Gerçekten de, Ulya Vogt-Göknil’in ‘Mimar Sinan’ adlı
kitabında da değindiği üzere, Osmanlı İmparatorluğu,
‘Muhteşem Süleyman’ çağında, İustinianos devri Roma
İmparatorluğu ile karşılaştırılabilecek bir büyüklük ve güce
erişmiş; özellikle -Mimar Sinan’ın deyimiyle kendisinin ve
Osmanlı mimarlığının ‘kalfalık eseri’ olan- Süleymaniye
Camii ile, elindeki insan gücü ve ekonomik kudret sayesinde
açıkça, ama basit bir taklitle yetinmeyerek onu aşmak
amacında bir ‘meydan okuma’ işine kalkışır.
İşte belki de, Süleymaniye’nin en büyük sırrı budur!
Mimar’ın ustalık eseri
Edirne’deki Selimiye Camidir. Kanuni’nin oğlu Sultan Selim
adına yapılan bu camiide mimarın tüm maharetleri ortaya
dökülür. Selimiye’yi yaparken Hristiyan mimarların “Dünyada
Ayasofya’nın kubbesinden daha büyüğünün yapılamaycağı hele
hele de bunu müslümanların hiç yapamayacağını” söylemesi
Sinan’ı asıl şevklendiren unsurlardır. Ve Selimiye ile Mimar
Sinan Ayasofyayı geride bırakır. En büyük kubbe artık
Selimiye’dedir.
...Eğer Mimar Sinan suyu uygun eğimle alıp kilometrelerce
kaçaksız kayıpsız getirip İstanbul’da 40 ayrı merkezden
dağıtabiliyorsa, Mimar Sinan, akustik-su yolu uzmanı
sayılmalıdır ki, Kırkçeşme suları öyledir.
Eğer Mimar Sinan yaptığı binada kubbe kullanıyorsa; kubbe
sesi en güzel çınlatan formsa ve Sinan’ın binasında ses hem
çoğalıp hem çınlamıyorsa, hem büyük mekanlarda bile silinip
yok olmuyorsa Sinan akustik uzmanıdır ki bütün camileri
böyledir.
Eğer Mimar Sinan yapısı binalarda temel oturması, denize
kayma (Azapkapı Sokullu Mehmet Paşa Camiindeki gibi)
bitişiğinde Atatürk Köprüsü ağırlığında bir yapı oturduğu
halde zemin statiğinde hareket olmuyorsa, Sinan zemin
statiği konusunda uzmandır ki örnekler bunu göstermektedir.
Eğer Sinan yapısı yalı camilerinde hiç rutubet olmuyorsa;
Süleymaniye Caminde aspiratör olmadığı halde lambalardan
çıkan is bir merkezde toplanıyorsa ve ters rüzgarda içeriye
geri dönmüyorsa, Sinan bir havalandırma uzmanıdır.
Eğer yaptığı camilerde ibadet seviyesinde gündüz güneş
ışığının aydınlığı ile akşam kandilerin ışığının aydınlığı
aynı değeri veriyorsa, Sinan aydınlatma uzmanıdır ki böyle
olduğunu ispatlamıştır....
Eğer Sinan Edirne Selimiye camini, 16.yy’da yapmışsa 300 yıl
daha taş bina inşa edilmesine rapmen Selimiye “Dünya taş
yapı mimarisinin zirvesi “ kabul ediliyorsa, 1988 yılında
Uluslararası Kube Sempozyumu için dünyanın çeşitli
yerlerinden gelen kube uzmanı Mühendis Profösörler, Edirne
Kapı Mihrimah Sultan Camiini yeni bina hem de betondan
zannediyorsa, Sinan’ın mühendislik zekası tartışılmaz...
İnşaat Mühendisi Abdülkadir
Akpınar’ın Şehzade Camii ile ilgili bulguları da ilginçtir:
“Mükemel bir planlama, olağanüsütü bir olay. Hiçbir ölçüsü
rastgele ve tesadüfi değil. Mesela cami içerisinde bir
kepenk ölçüsünü alalım. Diyelim 120 santim olsun.
Bakıyorsunuz diğer ölçüler bu 120’nin katları. Buçuklu bir
rakama rastlamanız mümkün değil. Şerefe korkuluğunun
yüksekliği, minarenin yüksekliği, kubbenin iç yüksekliği,
yapının eni boyu, temel bir sayının tam katları.
Teknik üniversiteden gelen hocamız Prof. Atilla Arpat Bey’in
tespitine göre, Şehzade Mehmet Camiinin temeli ebced
hesabıyla “Bismillah” ve “Sinan” kelimeleri üzerine
kurulmuş. Bismillah temel ölçü. Bismillah’a tekabul eden
sayının katları alınmış ve kulanılmış. Ölçüyü gerektiren
bütün işlemlerde, o ana sayının katlarını buluyorsunuz...”