"Biz
şikayetlere alışkınız devletlüm!"
SİNAN'IN, BÜYÜK TEPKİLERE, şikayetlere ve hakkında çeşitli
dedikodulara yol açan Kırkçeşme Sularını İstanbul
çeşmelerinden akıttığı tarihten 12 yıl sonra, kendisi
hakkında Saray'dan bir ferman çıkar ve bir tahkikat
heyetinin kurulması emredilir.
Önce isterseniz bu fermana bakalım:
istanbul Kadısına hüküm ki: Şimdi bana bir dilekçe sunulup
Mimarbaşı olan Sinan için, merhum atam Süleyman'ın (Toprağı
nur olsun) imaretinin suyundan bir lüle su alıp kendi kapısı
önünde büyük hazineli bir çeşme yaptığı ve çeşme yakınında
mermerden bir sandık şeklinde bir nesne yaptırıp çeşme
yönünde bir delik bırakarak, öte yöne künk döşeyip evlerinde
hamamlar ve musluklar yaptırdığını ve dışarıdaki çeşmenin
lülesine arslan başı bir oluk koyup çeşme lülesini
berkiterek su hazinesini günde iki defa boşalttığı,
Kağıthane suyunun uğradığı yere kendi evinde kuyu kazarak o
kuyuyu da kullandığı ve kendi evi tarafında dükkanların
gittiği yerde üstü kurşun örtülü bir damı kestirip kurşununu
ve kerestesini evine taşıyarak vakfa haksızlık eylediği
açıklandığı gibi. Tıp Medresesiyle üç medresenin suyu
kalmayıp abdeste ve diğer ihtiyaçlara yetmediği ve bunlardan
başka diğer hususlar ile yerli yerinde görülüp bildirilmesi
için dilekçe olduğu gibi sana gönderildi.
Büyürdüm ki, emrim ulaştıkta, dilekçede yazılı olan
maddeleri yerli yerinde mütevelli kanalıyla teftiş ettirip
göresin. Gerçekten imaretin suyundan bir lüle su alındığı
doğru mudur? Yerli yerinde görüp her yönüyle aslını ve
gereğini anlayıp, dinleyip olduğu gibi enine boyuna yazıp
bildiresin. (Kutlu sahibine gönderildi.)
25 Cemaziyelevvel 985 (1577)
Evvela önemli bir tespiti yapalım. Fermanı çıkaran padişah,
III. Murad'dır. Dedesi, Kanuni Sultan Süleyman'a da aynı
şekilde Mimar Sinan şikayet edilmişti. O şikayette de, şehre
getirmek istediği su işinin başarısızlıkla biteceği,
kendisinin hayalperest olduğu, bu işe girmekle hazineyi
zarara sokacağı bildirilmişti.
Kanuni, şikayetleri dikkate almış, ama tahkikatı bizzat
kendisi yaparak kaynakları Sinan'la birlikte gezip gördükten
sonra işin devamına izin vermişti.
Bu şikayette ise, getirtilen o sulardan bir lüleden aldığı
miktar konu ediliyor ve haksızlık yapmakla suçlanıyordu.
Burada da III. Murat yine nâzik hareket ederek, kadıdan işin
tahkik edilerek neticesinin kendisine bildirilmesini
istiyor.
Mimar Sinan'ın bu şikayetle ilgili tavrı ne olmuştur
bilemeyiz. Tahmin ederiz ki, bu fermanı öğrenir öğrenmez,
ilk mırıldandığı söz, "Biz şikayetlere alışkınız devletlüm!"
olmalıdır.
Vakıa, ilk şikayetten bu yana geçen zaman az değildi. Daha
işin başında bu yola başvuranlar, temelde, Sinan'ın
başarısından rahatsızlık duyuyorlardı. Çünkü Sinan, tek
başına bir ordu gibiydi. Gezip gördüğü yerlerdeki
orijinalliklerden daha yeni bir orijinallik meydana getirip
Türk millî sanat karakterinin ana hatlarını tayin ediyordu.
Ondaki terkip fikri, millî olmanın ötesinde, sonsuzluğu
kucaklıyor ve zamana karşı en güçlü mukavemet unsurlarını
besliyordu.
Öyle olmasaydı, birbiri ardınca gelen bunca şikayetlere
göğüs gerip yine de Hassa Başmimarı olarak kalabilir miydi?
Bakınız, bu şikayet hadisesini enine boyuna tayin edebilmek
için, onun hayatında önemli bir yer tutan şikayet, iftira ve
ihbarlar üzerinde biraz daha duralım.
"Su yolu değil, ayak yolu bile yapamaz!"
Osmanlı İmparatorluğunda özellikle azınlıkların çeşitli iç
tahrikleri her zaman olmuştur. Bunun yanında, Saray'a
yaklaşabilmek ve bu sonsuz imkândan kendi hesabına
faydalanabilmek için, o dönemin ümerâsı arasında da izahı
zor bazı hesaplaşmalar söz konusudur.
İşte, bunlardan belirgin olanları, Sinan'ın etrafında
tezgahlananlarla daha net bir şekilde ortaya çıkmıyor mu?
Şehre su getirme işini ele alınca. Kanuni Sultan Süleyman'a
başvuran bazıları, onun "Su yolu değil, ayak yolu bile
yapamayacağı" gibi çok ilkel ve dar bir mantıkla hareket
etmişlerdi?
Bu tahrikler öyle boyutlara varmıştı ki, devletin kuruşunun
hesabı peşinde olan Saray, bu defa işi ciddiyetle ele almış
ve neticeyi kendisi ortaya koymaya çalışmıştır. Mimar Sinan,
Kırkçeşme Sularıyla ilgili şikayet ve tahkikat konusunu
hatıratında şöyle anlatır:
Cihanın Süleyman'ı olan padişahımızla bir gün su bendlerinin
inşasını dolaşırken ben hakîre şöyle buyurdular:
- Bu suların gelmesi ne tarikle mümkün ola?
Ben
dahi:
- Padişahım, dedim, bunda iki tarik vardır; Biri oldur ki,
bendelerinizin hadd ü hesabı yok. Buyurun, herbiri hizmete
can verir. Biri dahi budur ki, ücretle herkese iş verilip
hazine sarf oluna.
Sultan Süleyman:
- Evvelki tedbirinin bize faydası yoktur, dedi, tedbir son
söylediğindir. Kendi malımızla bu işi yapmak gerek. Tâ ki,
kimsenin zerre miktarı hatırı incinmeye!
Zehî Sultân-ı Gâzî Şâh-ı Âdil
Ki andan olmıya âzürde bir dil
Padişahımızın bu sevinç veren emrinden ferhan ve şadan
oldum. Sonradan Mısır Beylerbeyisi ve veziri olan Ali Ağa,
su bendleri inşası için masraf emini tayin edilip yanıma
verildi. Zamanın en değerli mimar ve mühendislerini
topladım.
Bir vakti şerif ve sâat-i latifte inşaata başladım. Birkaç
gün içinde bu teşebbüs, bütün İstanbul halkı tarafından
duyuldu. Dedikodu başladı. Bina emini Ali Ağa, bu dedikoduları
Saâdetlü Padişaha bildirdi. Vezirlerin içinde bile, "Bu işe
bu kadar mal ve hazine harcanır mı?" diyenler çıktı.
Onlar istiyorlardı ki, para harcanmadan dağlar delinip
İstanbul şehri bol suya kavuşsun. Hattâ aralarında,
hesaplarımın yanlış olduğunu, bu hesaplarla İstanbul'a su
getirilemeyeceğini, iddia ettiğim miktarda suyu toplamak
muhal olduğunu söyleyen ilimsizler vardı. Padişah
Hazretleri, bu dedikoduların tesirinde kalıp bir gün inşaat
mahallini saadetle teşrif buyurup dediler ki:
- Bu derelerin yukarıların kestirip her dereden ne mikdar su
var ise toplayıp lülelere akmak tedarikinden emin misin? Bu
derece ne mikdar su var, bilir misin?
- Saâdetlu Padişahım, dedim, su beş lüledir ve tahminim
hatasızdır.
Bina emini Ali Ağa atılıp:
- Padişahım, dedi, Mimar Ağa bendeniz aceb fende mahirdir ve
üstâd-ı kâmildir. Yer altında gizli olan suyu, yer
üstünde akan su gibi bilir.
Pâdişâhım müdâm vâr olasın
Taht-ı devletde ber-karar olasın
Ben ne hakir ki ben çü Hızr-ı zaman
Edem izhâr çeşme-i
Hayvan
Liyk fennimde hayli üstadım
Husrevâ hıdmetinde Ferhâd'ım
N'ola olsa bu mâr zâr u zelîl
Sen Süleyman'a böyle hayra
delil
Nûş edip subh u şâm bây u gedâ
Edeler Pâdişâha hayr-du'â
Daha Saâdetlu Padişahın geldiğini görür görmez adamlarımı su
dolu derelere gönderip lüleleri hazırlatmıştım. Onun
için Padişah Hazretleri:
- Hani arz olunan sular nerededir? Gel, göster, buyurduklarında şaşalamadım. Önlerine düştüm. Heyecanımdan
düşe kalka yol gösterdim. Cenâb-ı Haktan işimi kolaylaştırmasını diledim:
Yâ İlâhî
alîm u danasın
Cümle ezdâddan müberrâsın
Beni vâdî-i gamda zâr etme
Şeh yanında zelîl u hâr etme
Nihayet, 30 lüle suyun aktığı dereye vardık. Lüleler
hazırlanmıştı. Saâdetlu Hünkâr, tertemiz suyu gürül gürül
akar görünce müsterih olup:
- Mimar, gel beri, su hemân bu mudur? Gayri yerlerde dahi
var mıdır, buyurdular.
- Belî padişahım, dedim, iki derece dahi bunların emsali
sular akmaktadır. Arz olunan yüz lüledir, amma ziyadesi elli
lüle dahi almak muhakkaktır. Bilhassa havalar ısınmaya
başlayınca, sular asla bundan eksik olmaz!
Pâdişâhım revân ola her dem
Su gibi hâk-i pâyine âlem
Kelimâtm misâl-i çeşme-i cân
Ver dil-i teşneye safa her ân
Umarım vere sana Hayy-ı Samed
Hızr-ı zinde gibi hayât-ı ebed
Taht-ı devletde kâmrân olasın
Baht-u izzetle hem-inân olasın
Oradan Saâdetlu Padişahımla başka bir dereyi görmeye gittik.
Orada da lülelerce sular akıyordu. Sultan Süleyman Han, safa
ile tertemiz sudan içip başka bir dereye revân oldular.
Orada da sulan yeryüzüne çıkmış çağlayıp akar gördükte,
mübarek kaşlarının çatıklığı son bulup yüzlerinde inşirah
eserleri belirdi. Hemen sırtıma bir hil'at giydirip
bendelerine pek çok iltifat buyurdular.
Mimar Sinan
bu zorlu denetimden geçtikten sonra, yakasını fitneden
kurtaramadığını bu hatırasının devamında yine ele alıyor ve
kısaca şunları söylüyor:
Kırkçeşme suları İstanbul'da önce Saray-ı Hümâyûna ve hemen
arkasından bütün şehre verildi. Fesatçılar, iş bu safhaya
geldikten sonra bile nifaklarına devam ettiler:
-Bu suda
taze su rayihası yok, galiba birikmiş eski sudur, diye
herzeler söylediler. Halbuki künklerie sevk edilen akarsuda
bir miktar lezzet değişikliği olacağı gayet tabii idi.
Padişah, bu makûlelere kulak asmadı ve hil'at giydirerek
beni taltîf etti.
Süleymaniye Camii'nin inşaatının başladığı 1550 tarihinden
beş yıl sonra başlanan su kemerleri inşaatı 1564 tarihinde
tamamlandı. Şikayetler işin başında olduğu gibi bitiminde de
devam etmiştir.
Demek oluyor ki, 1555'den 1564'e kadar on yıla yakın bir
süre, Sinan, hem kemer işiyle, hem de bunun dedikodusuyla
kendisini yıpratmak isteyen hasımlarıyla uğraştı.
Hatta, talihsizliğe bakınız ki, iş onunla da kalmadı yine bu
yıllarda devam eden Süleymaniye Camii inşaatı sırasında da
kendisine bazı haksızlıklarda bulunuldu.
Öyle ki artan şikayet ve baskılar üzerine. Kanuni, Sinan'ı
makamına çağırarak hayli payladı. Buna çok üzülen Sinan,
hatıratında buna da yer vererek şunları nakleder:
Bir sabah. Cihanın Hakanı olan Selim oğlu Sultan Süleyman
Han, ben fakiri huzuruna çağırdı. Bir cami yaptırmak
istediğini ve beni bu işe memur ettiğini söyledi.
Buyurdu ol Şeh-i ferhunde-tâlî'
Yapam kendilerine bir hûb
câmî'
O dem tarh eyleyip Eski Saray'ı
Süleymâniye'ye vurdum binayı
Bilir ehl-i hünerler evvel âhir
Ne san'atlar olupdur anda
zâhîr
Bir vakt-i şerîf ve bir sâat-i sâ'd-ü latifte ol camie temel
vuruldu ve kurbanlar kesilip fakirlere ve sâlihlere sonsuz
ihsanlar verildi.
Süleymaniye'de kullandığım dört büyük mermer sütunun her
biri bir diyardan gelmiştir. Bunlardan "Kıztaşı" dedikleri
sütun, Bizans zamanında dikilmiş, minare kadar uzun bir
taştı.
Meğer kim ol sütûn-ı pâk-i mermer
Sipihrin çarhına olmuştu
mihver
Anı yâd olmağa kılmış nişane
Erip bir kûhken-veş zû-gunûna
Sütun etmiş bu tâk-ı bîsütûn'a
Pâdişah-ı Âlempenâhın emr u fermanıyla, "Büyük Kalyon" denen
sütunlar, itina ile dikildi ve kat kat sağlamlaştırılıp
oynamaz, yıkılmaz hale getirildi.
Bu iş için çok çalışıldı. Adam gövdesi kalınlığında halatlar,
kadırga direkleri kullanıldı. Binlerce acemi oğlanı bu
işlerde hizmet etti. Uzun sütunlar diğer sütunlarla aynı
boyda olmak üzere kesildi.
Sütunlardan birisi, gemiyle ta Mısır İskenderiye'sinden
getirildi. Diğeri Baalbek'ten Akdeniz'e kadar sürülüp
oradan deniz yoluyla İstanbul'a taşındı. Dördüncü sütun da
Topkapı Sarayı'ndan söküldü.
Oldu Kabe bu camie mevzun
Çâr yâr oldu anda çâr sütün
Çâr
rükn üzre hâne-i İslâm
Umarım ola bende-i zâre
Bunların yüzü suyuna çâre
Bir nice râzgâr leyi u nehâr
Bir nice üstâd-ı kâr-güzâr
Cami için lâzım olan bütün ak mermerler, Marmara Adasından
kesilip getirildi. Yeşil mermerler Arabistan'dan, somaki
mermerler başka diyarlardan getirildi.
Mermeri verildi ânın her zaman
Mevc-i deryâ-yı melâhattan nişan
Sofflar menzil-geh-i safa
Camlar âyîne-i âlem-nümâ
Kapılar abonos ağacından yapılıyor, en değerli sedefkârlar
tarafından işleniyordu.
Renkli ve nakışlı camlar, emsalsiz birer sanat eseri olarak
yaptırıldı. Güneşin ve mevsimlerin ışıklarıyla renk değiştirir,
camiin içine her an başka bir manzara verirdi.
Oldu bir mecma'-i ehl-i safa
Cennet-âsâ bir makam-ı dil-güşâ
Camlar çün şehber-i Rûhu'l-Emîn
Rüstem'in hayranı nakkaşân-ı
Çîn
Nihayet camiin azametli kubbesini kapattım. Hattatların en
büyüğü olan Karahisâr, kubbeye emsalsiz bir hatla bir âyet-i
kerîme yazdı. Her kapıya ayrı kitabeler kondu. Bu kitabeler,
en büyük sanatkârlara yazdırıldı ve oyduruldu.
Süleymaniye'yi inşa ederken bir taraftan başka binalar da
yapıyor, bilhassa Fenerbahçe Sarayı'nı bitirmeye
çalışıyordum. Bu sıralarda Saâdetlü Padişahım, Edirne'de
idi.
Münafıklar, Padişaha mektup yazıp cami ile uğraşmadığımı,
başka işler yaptığımı bildirmişlerdir. Hatta, bazı ahmaklar,
"Bu kadar büyük kubbenin durması muhaldir" di¬ye dedikodular
eder, her gün kubbenin çökeceğini hayâl ederlerdi.
Günün getirip büyük kubbe tutturmak sevdasıyla hayran
olduğumu iddia edenler de vardı. Bunlar, "Binayı kara çamurdan
çıkarmaya kadir değildir. Aybı zahir ola, kubbenin
durmasında şüphe vardır. Herif bu kubbeye hayrandır, hemân
günün geçirir, tedârükten kalmış, sevda galebesiyie cünûn
vadisine varmıştır" diyorlardı.
Oldu efkâr ile meğer şeydâ
Kıldı muhtel dimağını sevda
Padişah'dan ki ihtimam olmaz
Şüphe yoktu bu iş temam olmaz
Buldurur
şimdi cümle kavl-i enam
İki yılda be-cidd ola tamâm
Dikkatli oldu ise serkârin
Bakı ferman Cenâb-ı
Hünkâr'ın
Çünkü Şeh bu cevâbı gûş etdi
Deli derya misâli cûş etdi
İsteyip at gazapla Şâh-ı Cihan
Hiddet ile olur binaya revân
Bir gün mermercilerin çalıştığı sahadaydım. Camiin mihrab
ve minberinin ne şekilde oyulması gerektiği hususunda
mermerci ustalarıyla müzâkere ediyordum. Ansızın Saâdetlü
Padişah geldiler. Kemâl-i edeble selâmlayıp ellerimi
kavuşturarak huzurlarında durdum. Gazab ve celâllerini
belli ederek:
- Niçin benim camiimle mukayyed olmayup mühim olmayan nesnelerle vakit
geçirirsin? Bana, bu bina ne zamanda tamam olur, tez haber
ver. Yoksa sen bilirsin? buyurdular.
Cihan Hakanından şimdiye kadar işitmediğim bu ağır hitab
karşısında şaşırdım, dilim tutuldu. Ancak şu sözleri
söyleyebildim:
- Saâdetlü Padişahım, devletinde iki ayda inşâallahü teâlâ tamam olur!
İki ay, sözüne padişah kadar maiyeti de şaşırdı.
Maiyetinden biri beni himaye etmek için:
- Mimarağa, dedi, Saâdetlü Padişahımız ne buyururlar i-şitir
misin? Bu bina, ne zaman kapısı kapanacak şekilde tamam
olur?
- İki ay tamam olunca, bu bina da tamam olur, diye cevap verdim. Ağzımdan
çıkan ilk sözden dönmedim. Cihan Hâkânı:
- Ağalar, mimarbaşı ne dedi şahit olun, buyurdu. Sonra bana
dönüp:
- İki ay olunca tamam olmazsa seninle söyleşirüz dedi.
Saadetle Saray-ı Hümâyuna revân oldu.
Saray-ı Hümâyuna vardıklarında, Hazinedârbaşına ve sair
maiyetlerine:
- Mimarbaşının cinnet geçirdiği açığa çıktı: Hiç iki ay da
bir nice yıllık iş mümkün müdür? Adam, başının korkusundan aklını aldırdı. Çağırıp siz de sual ediniz, görün necevap
verir. Eğer sözü karıştırırsa, bina ahvâli müşkül olur, buyurdular.
Saraya davet edildim. Derhal gittim. Hazinedârbaşı:
- Ne zamanda tamam olması mümkündür? dedi.
- Padişah Hazretlerine, "İki ayda tamam olur" deyü cevap
verdim. Sizleri şahit tuttular. İnşâallahü teâlâ iki ayda tamam edip tarihe namımı bırakırım, dedim.
Cevabımı Cihan Hakanına arz edip dediler ki:
- Padişahım, adama gayret düşmüştür. Inşâallah akl-ı
evveldir. Bu ihtimam ki, bunda vardır, yakında cami-i şerifinizde namaz kılınmak nasip ola!
Bunun üzerine, bütün şehirde ne kadar işe yarar sanatkâr ve
usta varsa, topladım. Hepsine iş verdim: Yalnız gündüzleri
değil, geceleri de çalıştırıyor ve boş bir saat bile
geçirmiyordum. Bir hafta sonra Saâdetlü Padişah, tekrar
teşrif ettiler:
- Mimarbaşı, buyurdular, kavlinde berkarar mısın?
- Allah'ın inâyetiyle, ol günden iki ay olunca Saâdetlü Padişahımın
himmetleriyle cami-i şerifini tamamlayıp kapısını kaparım,
dedim.
Pâdişâhın devletinde cehd edip
Eyledim her köşeden nakş u
nigâr
Hem serî vü hem latîyf u bî-bedel
Az olur anı bilür üstâd-ı
kâr
İlâhi, bin bir adın hürmetiçün
Habibin Mustâfâ'nın
izzetiçün
Ziyâd et
Pâdişâhın devletini
Adûya fırsatını nusretini
Bana tevfîikıni hem-râh ü yâr et
Esâsın bu binanın üstüvâr
et
Nihayet iki ay tamam oldu. ALLAH'ın inayeti ve padişahın
himmetleriyle bitmedik bir köşe kalmadı. Süleymaniye tamamlandı.
Cümle kapısını ve diğer kapılarını kapadım. Cihan Hakanı,
maiyetleri ve devlet ileri gelenleriyle teşrif buyurdular.
Camiin anahtarlarını mübarek ellerine teslim ettim.
Hamd-i Allah Pâdişâhım hak sana
Eyledi bir câmi-i âlî bina
Al bunu miftâh-ı beytullahtır
Reh-nümây-ı sâlikin âgâhdır
Padişah Hazretleri, maiyetindeki bir zâta dönüp:
- Camiin kapısını açmaya en lâyık kimdir? buyurdu.
- Padişahım, Mimarağa bendeniz, bir pîr-i azizdir. Camii
açmaya herkesten fazla o lâyıkdır, cevabını aldı. Bunun
üzerine Cihan Padişahı olan Sultan Süleyman Han bana dönüp:
- Bu bina eylediğin Tanrı evini sıdk u safa ve duâ ile yine
senin açman evlâdır, dedi.
Dua ederek anahtarı can u gönülden bana verdi. "Ya Fet-tâh!"
deyip kapıyı açtım. Padişahın tarife gelmez iltifat ve
ihsanlarına nail oldum. Hemen Cenab-ı Hak, şimdi tahtta
bulunan torunu Sultan Murad'ı muammer eylesin!
Ben ki mi'mâr-ı mübarek akdemim
Ben ki pîr-i hânkah-ı âlemim
Hak bilir yaptım nice beyt-i
İlâh Nice bin mihrabı kıldım
secde-gâh
Hamd-u lillah saklayıp İslâmımı
Adi ile hükm eyledim ahkâmımı
Hasb-ı
hâlim anlamak kasd-ı riya
Umarım kim ederler hayır duâ
Mâlı olanlar eder cami bina
Bir duâ muhtacıdır bây u gedâ
Ben de umarım onlardan olayım
Rahmetullahi aleyhim ecmâîn
Süieymaniye Camii'nin ve külliyesinin bütün müştemilatı,
binalarıyla beraber yapılması için dokuz yüz bin doksan altı
bin üç yüz sikke ki, altmış akçe hesabı üzere beş yüz doksan
yedi yük ve altmış bin yüz seksen akça sarf olunmuştur.
Mimar Sinan resmî hayatında yer alan bu üç şikayeti de aşmış
ve öldüğü tarih olan 1588 yılına kadar Hassa Başmimarlığı
görevini korumuştur. Bu demektir ki, şikayetler onu denetime
almış, ama resmî otoritenin yumruğu altına sokamamıştır.
Bunun için de, III. Murad'ın İstanbul Kadısına yazdığı
yukarıdaki ferman onun için yapılan bir haksız suçlamanın
utanç verici bir belgesi olarak günümüze gelmiştir.
Bu olaylarda, sanırım Sinan'ın teselli bulduğu tek husus,
denetimlerin kendisini temize çıkarmış olması, sanat dehasını,
ahlâkının, karakterinin ve şahsiyetinin bütünleşmiş bir
parçası olarak kabul ettirmesidir.
Bir nevi hizmet yarışında olduğu bir dönemde, aynı zamanda,
fazilet mücadelesini verişi, belki o günkü Osmanlı siyasî
sisteminin bir gereğiydi. Padişahlar da, Sinan'ın üzerine
giderken, teb'asıyla en üst seviyedeki yöneticisinin ortak
kaderi paylaşma zaruretini dikkatten uzak tutmamışlardır.
"Büyüklenme Padişahım, senden büyük Allah vardır" dedirten
bir teslimiyet duygusu, bu tür murakabe için dikkat
kesiliyorsa, herhangi bir haksızlığa ortak olmamak içindir.
Zaten, "Muhteşem Süleyman"ı bir de "Kanuni" yapan yanıda
burasıdır. O günkü hak duygusu, bu kadar hassas dengeler
üzerine kurulmasaydı, belki Osmanlı'nın dağılması daha kolay
ve daha erken olabilirdi.
Sinan, yapılan ithamlardan böylesine ciddî bir samimiyetinin
meyvesini yedirmiş oluyor. Bu da bir asır ömür içerisinde az
şey olmasa gerek!
Bu şikayetler, ayrıca bir hususa daha bizlere hatırlatıyor:
Sinan, bir Anadolu çocuğudur. Saray'a kadar uzanan talih
çizgisinde, kaderine yön veren herhangi bir imtiyaz yoktur.
Kendisinin hatıratında "Lütfi Paşanın himayesini gördüm"
demesi, Lütfi Paşanın onu sevip korumada herhangi bir
menfaat hesabından çok, daha Enderun'da iken kabiliyetini
keşfetmiş olmasıydı.
Osmanlı İmparatorluğunu cihan hakimiyetine götüren en önemli
özelliğinden birisi, tespit ettiği kabiliyetlere herhangi
bir kayıt koymaması ve onlara yükselmesinin kapılarını
ardına kadar açmasıydı. Değilse, Purut Nehri üzerine inşa
edilen köprüde Lütfi Paşaya kıyasıya muhalefet eden ve bu Paşayı
küstüren bir sanatkâr, tekrar onun himayesine mazhar
olabiliyorsa, buna başka türlü izah bulmak mümkün değildi.
Burada yeri gelmişken, bu şikayetlerin bir ortak yönünden
daha söz etmek istiyoruz. Osmanlı imparatorluğu, yükselme
döneminde, şikayetlere kulağını kapatmamıştır. "Meşkuk
jurnalciliğe" itibar etmeden, devletin en üst seviyesindeki
insanlara karşı yöneltilen eleştiri ve ithamlar bu kadar
ciddiyetle ele alınmasaydı bu imparatorluğun büyümesi mümkün
olmazdı sanırız.
Sinan da işin bu cephesinin farkında olacak ki, kendisini
itham edenlere fazla tarizde bulunmuyor ve sadece savunmada
başarılı olduğunu göstererek haksızlığa kendisini feda
etmiyordu. Tarihin her döneminde milletler, tahkir ve
tezyife kaçmadan, insanların şeref ve haysiyetlerini kirli
menfaat duygularına alet etmeden, yapılan ya da yapıldığı
sanılan haksızlıklar üzerine gittikçe, gelişmeleri önündeki
birçok ciddi engeli kaldırmayı başarmışlardır.
Biz, bunun en sağlıklı örneklerini Divan'daki toplantılarda,
hatta ulemânın katıldığı "huzur dersleri"nde bile görüyoruz.
Osmanlı inanıyordu ki, haksızlığı yapana müsamahanın,
haksızlığa uğrayan kadar devlete zarar vermesi tehlikesi
vardı. "Hak" duygusu, hem adaletin, hem de devletin sebeb-i
hikmetiydi. Onu padişahın şahsına karşı bile olsa
zedeletmemek gerekirdi.
İşte Sinan, bu gerçeğe bağlı olduğu için kendisiyle uğra
şanların peşinde olmamış, sadece haklılığını göstererek
ileri hizmetler için şevkini kaybetmemişti. Hatta, bu
ithamlar onu kamçılamış olmalı ki, yılda 8 esere imza atacak
çabayla ülkenin üzerine bir abideler şemsiyesi açma
kabiliyetini göstermişti.