Osmanlı
İmparatorluğu'nun Ege denizi ve Akdeniz'de genişlemesi
arttıkça Venedik'in etki alanı daralıyordu. Bundan dolayı
Venedik, sürekli olarak Osmanlı'nın aleyhine çeşitli
ittifaklar kuruyor, Osmanlı'nın düşmanlarına yardım
ediyordu. En son, kendilerine gönderilen bir elçi heyetinin
gemisini batırmış, gemidekilerin hepsini kılıçtan
geçirmişlerdi.
Yapılan istişareler sonucu Venedik üzerine bir ordu
gönderilmesi kararlaştırıldı. Donanma kuvvetlerine Barbaros
Hayreddin Paşa, kara kuvvetlerine de Lütfi Paşa komuta
edecekti. Ordu, donanmayla birlikte, 1537 Mayıs'ında
İstanbul'dan hareket etti. Sinan, Lütfi Paşa'nın maiyetinde
bir savaşa daha katılıyordu.
Osmanlı ordusu, 23 Temmuz 1537'de İtalya'nın Pulya şehrine
çıktı. Lütfi Paşa, Otranto ve civarını ele geçirdi.
Buradan Korfu adasına
hareket edildi. 25 Ağustos'ta Korfu'ya çıkarma yapıldı.
Yaklaşık yirmi gün süren kuşatma, kış mevsiminin başlayacak
olması dolayısıyla kaldırıldı.
Osmanlı ordusu İtalya seferinden döndükten sonra, Barbaros
Hayreddin Paşa, 1538 kış ve baharını İstanbul'da geçirdi.
Yaz günleri geldiğinde tekrar denize açıldı. Kanuni Sultan
Süleyman, bundan bir ay sonra Kara Boğ-dan seferine çıktı.
II. Beyazıd zamanından beri Osmanlı'ya bağlı Kara Boğdan'da
(Moldavya) hiç sorun çıkmazdı. Fakat son zamanlarda Kara
Boğdanlılara bir şeyler oluyordu. Ya bir şeyi bahane edip
mesele çıkarıyorlardı, ya da mesele çıkarmak için hiçbir
fırsatı kaçırmıyorlardı. Kah Osmanlı'nın düşmanlarıyla açık
ittifaklara giriyorlar, kah Osmanlı'nın kendisine dost
bellediği insanlara saldırıyorlardı. Bu durumda Kara Boğdan
üzerine bir sefer kaçınılmazdı. Öyle de oldu.
Kanuni Sultan Süleyman, istişarelerden sonra orduya hazır
olması emrini verdi ve İstanbul'dan yola çıkıp hızlıca
Edirne'ye vardığında, kendisini bekleyen orduya, "Seferimiz
Boğdan üzerinedir!" diye buyurdu.
Ordu, yaptığı birçok seferde olduğu gibi, hiçbir direnişle
karşılaşmadan ilerliyordu. Osmanlı ordusu Prut Nehri'ne
vardı ve burada orduyu doğal bir zorunluluk durdurdu; ordu,
tıpkı Van Gölü'nde olduğu gibi doğal bir engelle
karşılaşmıştı. Orada gemi, burada köprü yoktu.
Ordunun Prut Nehri'ni
geçmesi. Kara Boğdan içlerine doğru ilerlemesi gerekiyordu.
Durmaya gelmezdi. Derhal bu işlede ilgilenen mimarlar,
işçiler çalışmaya başladılar.
Nice mimar, nehir üzerine bir köprü kurmak için didiniyordu;
herkeste bir telaş, bir telaş. Fakat ne çare! Kurulan her
köprü kolayca, kartondan yapılmış gibi yıkılıveriyordu.
Peki, koca Osmanlı ordusunda bir köprü kuracak denli iyi bir
mimar yok muydu da kurulan köprüler birbiri ardına,
kartondanmış gibi yıkılıveriyordu? Hayır, elbette öyle
değil! Lakin mimarların köprü kurmaya uğraştıkları yer, bir
bataklıktı. Balçık ve bataklığın üzerine yıkılmayacak bir
köprü kurmak için uğraşıyordu ordunun mimarları. Üstelik
kuracakları köprü haddinden fazla sağlam olmalıydı; çünkü
köprüden koca bir ordu geçecekti.
Peki biraz ilerisi kuru değil miydi? Değildi. Peki biraz
ilerisi? Değildi. Hem ordunun, durup köprü kurmak için kuru
toprak aramaya vakti de yoktu. Köprü ordunun olduğu yere ve
vakit geçirilmeden kurulmalıydı; fakat nasıl? Herkesin
aklındaki tek soru buydu.
Mimarları, onlara nezaret eden vezirleri bir şaşkınlık
almıştı. Bataklık araziye kurulan köprülerin birbiri ardınca
yıkılıp durması herkesi çileden çıkarıyordu. Canla başla
çalışanlara bakıp bakıp "Bu iş olmayacak!" deyip dururken
Lütfi Paşa'nın aklına Mimar Sinan geldi. "Bu işi yapsa yapsa
Sinan Subaşı yapar!" dedi.
Lütfi Paşa derhal Kanuni Sultan Süleyman'ın huzuruna çıktı.
"Saadetli padişahım! Bu köprünün yapımı, Sinan Subaşı
denilen kulunuzun becerisiyle gerçekleşebilir," dedi.
Kanuni Sultan Süleyman,
"Kimdir Sinan Subaşı?" dedi.
Lütfi Paşa, "Kendisi haseki kulunuzdur. Emir buyurun,
meslektaşlarıyla birlikte bu işe o baksın!"
Kanuni Sultan Süleyman, "Ordudaki mimarların yapamadığını
yapabilir mi?"
Lütfi Paşa, "Kendisi çok tanınmış bir ustadır! Maharetli bir
mimardır!"
Kanuni Sultan Süleyman, hiç duraksamadan, "Tez baksın!"
emrini verdi.
Lütfi Paşa, adam salıp Sinan'ı buldurdu. Kanuni Sultan
Süleyman'ın huzuruna çıkardı.
Kanuni Sultan Süleyman, "Ne dersin Sinan Subaşı? Bu köprüyü
kurabilir misin?"
Sinan, "Sultanımın emri, Allah'ın yardımıyla gerçekleşir!"
dedi. Kanuni Sultan Süleyman da "Durma öyleyse!" dedi
Sinan'a.
Huzurdan çıktıklarında Lütfi Paşa Sinan'a, "Haydi! Göreyim
seni! Yüzümüzü kara çıkarma! Bizi mahcup eyleme!" dedi.
Sinan emrindeki mimarlar ve işçilerle derhal çalışmaya
başladı. Hummalı bir çalışmadan sonra on üç günde köprüyü
kurdu.
Sağlam mı_ sağlamdı kurduğu köprü. Öyle hiç balçık, bataklık
üzerinde kurulmuş gibi değildi. Çok sağlam bir zemin üzerine
kurulmuş, ne yaparsan yap göçmez bir köprüydü.
İslam ordusu ve şahlar şahı Kanuni Sultan Süleyman, Sinan'ın
kurduğu köprüden büyük bir sevinçle geçti. Ordunun yine
mühim bir müşkülü halledilmişti.
Ordu karşı kıyıya geçerken öyle bir seviniyordu ki Lütfi
Paşa. Neredeyse sevincinden yerinde duramıyordu. "Bu Sinan
yok mu, bu Sinan!" diyordu da başka bir şey demiyordu.
İşte kurulan köprü çok hoşuna gitmişti Lütfi Paşa'nın. Âdeta
sevincini dizginleyemediği için, hızını alamayıp "Bu köprüyü
biz gittikten sonra kafir yıkmasın diye, yanı başına bir
kule yapıp koruyalım," dedi. "Kuleye birkaç asker bırakıp bu
köprüyü koruyalım," dedi.
O sırada yanlarında bulunan Vezir-i Azam Ayaş Paşa Sinan'a
dönerek, "Sen ne dersin bu işe?" dedi. Sinan'ın biraz
duraklaması üzerine, "Kule yapma fikrine ne dersin?" diyerek
sorusunu yeniledi.
Sinan, "Uygun değildir," dedi.
Doğrusu bu cevap cesur bir cevaptı. Durup dururken bir
vezire karşı çıkıyordu, hem de kendisini çok seven bir
vezire.
Lütfi Paşa, Sinan'dan böyle bir cevap beklemiyordu; Ayaş
Paşa'ysa beğenmişti Sinan'ın cevabını. "Aklın yolu bir değil
mi?" demişti kendi kendine. Cevabın daha iyi anlaşılması
için Sinan'a, "Neden uygun değildir?" dedi Ayaş Paşa.
Sinan, "Çünkü kafir, biz gittikten sonra çaba gösterip
birkaç kişiyle bu kuleyi ele geçirebilir."
Ayas Paşa, "Ele geçirsin?"
Sinan, "O zaman adı bir kale fethetmişe çıkar kafirin."
Ayas Paşa, "Peki ne yapalım?"
Sinan, "Belki bu köprüye bir değer vermek doğru değildir.
Padişahımızın ülkesinde nerede bir köprü yapmak gerekirse,
orada hemen bir köprü yapılması mümkündür."
Gücenmişti Lütfi Paşa Sinan'ın bu sözlerine. Kızgın bir ses
tonuyla, "Senin korkun burada inşa edilecek kalede komutan
olarak kalmaktır!" dedi. Böyle derken Sinan'a, bir zamanlar
Van Gölü'nde kendi inşa ettiği gemilere yine kendisinin
kaptanlık yapmasını hatırlatıyordu. "Şimdi de kurduğun bu
güzel ve stratejik köprüyü sen koru bakalım, dememizden
korkuyorsun, değil mi?" demeye getiriyordu Lütfi Paşa.
Böyle bir ihtimalden korkmasına korkuyordu Sinan ya, ne
desindi? Hem pişman olmuştu kendisini çok seven bir veziri
gücendirdiği için. Fakat insan konuşacaksa sözün doğrusunu
söylemeliydi.
Lütfi Paşa'nın, "Senin korkun kalede komutan olarak
kalmaktır!" demesi üzerine Sinan, yıllar sonra, Lütfi
Paşa'ya, Prut Nehri'nin üzerine kurduğu köprünün başında
şöyle dediğini bildirecekti:
"Padişahın eski kölesiyiz Kale korumasının da eriyiz
Eskiden beri kulu ve yeniçerisiyiz
Uğrunda semender gibi ateşe girip yanarız."
Lütfi Paşa'ya, "Kule yapılır ve emir buyurursanız, korumak
için burada kalırım," demişti Sinan.
Sinan'ın orada kaldığını bir düşünsenize! Basit bir köprü
için. Kara Boğdan'da, kuş uçmaz kervan geçmez bir yerde bir
kuleyi bekleyecekti bütün ömrünce! Peki o zaman
Süleymaniye'yi kim yapacaktı?
Lütfi Paşa, Sinan'ın verdiği cevaptan tatmin olmamıştı.
Cevap çok mantıklıydı; ama bir vezir gururu da vardı işin
içinde. O ara, köprüden Rumelili askerlerin geçişine nezaret
eden Sofu Mehmed Paşa'yı gördü Lütfi Paşa. Emir verip yanına
gelmesini istedi. "Hele, o da gelsin.!" dedi kızgınca,
neredeyse bağırarak.
Sofu Mehmed Paşa, sözüne itibar edilen bir paşaydı. Akıllı
ve ileri görüşlüydü. Lütfi Paşa, onu bu özelliklerinden
dolayı çağırtmıştı.
Yanında, birkaç subayla gelen Sofu Mehmed Paşa'ya, "Bu köprü
bizce çok kıymetlidir. Buraya bir kule yapıp onu korumaya ne
dersin?" dediğinde Sofu Mehmed Paşa, "Eskiden Osmanlılar
Rumeli'ye geçtikleri zaman gemilerini yakmışlardı. Bizim bu
köprüyü kendimizin yıkması lazım gelirken, kule yapıp
korumaya kalkışmak, kaçkınlarımıza sığınak hazırlamaktır!"
dedi.
Sofu Mehmed Paşa da aynı şeyleri söyleyince, tartışma biraz
alevlenir gibi olduysa da, Vezir-i Azam Müşir Ayas Paşa ve
yanındakiler, Lütfi Paşa'yı kule yapıp köprüyü korumak
fikrinden vazgeçirdiler.
Sinan, her ne kadar, Lütfi Paşa'yı gücendirdiği için
pişmanlık duyduysa da doğruyu söylediği için mutluydu. Haklı
çıktığı için mutluydu. Bu olay Sinan'ın iyi bir asker, iyi
bir mimar olmasının yanında hem doğru sözlülüğünü, hem de
ileri görüşlülüğünü gösteriyordu.
Ordu kazasız belasız nehri geçmiş ve Kara Boğdan'da
ilerlemeye başlamıştı. İlerliyordu ilerlemesine ya karşısına
bir başka ordunun çıktığı filan yoktu. Çoğu zaman böyle
olurdu. O zamanlar Osmanlı'nın gücünün karşısına bir güç,
ordusunun karşısına bir ordu koyacak devlet yoktu. Kara
Boğdan voyvodası, kendi topraklarında ilerleyen Osmanlı
ordusunun karşısına çıkamadı. Osmanlılar varıp Kara
Boğdan'nın merkezi Suceva şehrine girdiklerinde, takvimler
16 Eylül 1538'i gösteriyordu.
Kanuni Sultan Süleyman ertesi gün, Kara Boğdan'ın beylerini,
valilerini, ileri gelenlerini topladı ve kendisine düşmanlık
eden Kara Boğdan voyvodasını görevden aldığını, kendilerine
yeni bir voyvoda seçmeleri gerektiğini söyledi. Kara
Boğdanlılar kendilerine yeni bir voyvoda seçtiler. Emir
krallar kralından geliyordu çünkü.