“İyilik
ve cömertlik çeşmesinin başı Süleyman Han
Lütfuyla dünyanın suya kanmasını istedi
Suları taşan bulutlarla susamışlara akarsu ulaşsın da
Yaşlı ve genç herkes kıyamete kadar dua etsin istedi.”
Kanuni Sultan Süleyman bir gün, Kağıthane’nin sırtlarında
dolaşırken, çöl misali ıssız kırlarda, yıllarca herkesin
gözünden saklı kalmış bir vaha kadar güzel bir çimenlik
gördü. Cennet parçası olan bu yerin ortasından bir su
kaynayıp ağaçların arasından ıssızlığın içine akıp
gidiyordu.

Padişah’ın gözleri suya takılıp kalmıştı. Ertesi gün
divan’da o suyun İstanbul’a getirilip getirilemeyeceği
tartışıldı. Padişah’ın bu isteğine karşın divandakiler yani
sarayın ileri gelenleri bunun imkansız olduğunu söylediler.

Padişah bu durum karşısında “Her sanatın bir üstadı ve her
Bîsütun’un bir Ferhad’ı vardır. Bu işi mimarlarla görüşmek
lazımdır.” diyerek Sinan’a bu görevi verdi. Sinan Ölçümler
ve hesaplamalar sonucunda tekrar padişah’a gelerek

“Bu çok masraflı bir iştir. O suyu İstanbul’a getirmek için
altın keselerini sırt sırta dizmek gerekir” dedi…
Padişah ise “Altın keselerini değil sırt sırta yan yana bile
dizmek gerekecek olsa bile bunu yapın”. Dedi.

Elli beş kilometre uzunluğunda ki isale hattı otuz üç kemer,
üç yüz çeşme ve çeşitli dağıtım kubbe ve şebekeleriyle eşsiz
bir eserdir. Mimar Sinan’ın bu eseri diğerlerinin gölgesinde
olduğu için gözden kaçmaktadır.

Büyük bent
(eski bentte) Mimar Sinan'ın elinin değdiği bir gerçektir.
Osmanlı su debisi ölçüm birimleri lüle, kamış, masura ve
çuvaldızdı. Büyük bentte biriken ve kırk çeşme sularının
doğu kolunu oluşturuyordu.


Burada biriken sular önce
lüle hesabıyla sonra yer altı su galerileriyle çifte havuza
geliyordu.

Öncelikle burada kum, çakıl, yaprak gibi maddeler
çökeltiliyordu.


Buradan sonra yine yer altı galerileriyle
kemerlere yollanıyordu.


Kırk çeşme
sularının batı kolu ise orta dere çökertme havuzuyla
bakraç dere çökeltme havuzlarında dinlendirilip
havalandırıldıktan sonra Kurt kemerine oradan sonra da kurt
kemeri çökeltme havuzuna ulaştırılıyordu.

Kırk çeşme
sularının batı kolu daha sonra uzun kemer aracılığıyla kemerburgaz vadisini aşıyordu.

Üstte elli altta kırk yedi
gözü olan uzun kemer toplam 97 göze sahipti. Uzun kemer 25
metre yüksekliğinde ve 711 metre uzunluğuna sahiptir.

O
dönemde yapıldıktan bir yıl sonra sel baskınıyla yıkılan
uzun kemer Mimar Sinan tarafından bir daha yıkılmamak üzere
tekrardan yapıldı.

400 yıldır sayısız sel ve depreme maruz
kalan bu yükseklik ve uzunlukta ki kemer halen dimdik ayakta
olup İstanbul halkına su taşımaktadır.

Doğı ve batı
kolları baş omuzda birleşen kırk çeşme suları burada tekrar
çökeltilip havalandırılıyor burada tekrar debileri ölçülerek
ana galeriler aracılığıyla alibey deresi vadisine
gönderiliyordu.

Kırk çeşme sularını alibey deresinde
mimarlık ve mühendislik harikası olarak kabul edilen Mağlova
kemeri karşılıyordu! Bir çok mimar ve mühendisin sözlerine
göre Mimar Sinan hiç bir şey yapmazsa sadece Mağlova
kemeriyle dünyada bu günkü namını korurdu!



258 metre
uzunluğunda 36 metre yüksekliğinde irili ufaklı 33 kemeri
bulunan mağlova kemeri de 400 yıldır sellere depremlere
karşın halen dimdik ayaktadır! Mağlova kemeri şimdi ise
ayaklarına kadar yükselen alibey barajına karşı dimdik
duruyor.

Kırk çeşme suları Mağlova kemerinden sonra cebeci
deresinde gözlüce kemerine ulaşıyordu. Gözlüce kemeri 30
metre yüksekliğinde 165 metre uzunluğundadır. Zamanla
güzelce kemer adını almıştır. Kırk çeşme suları daha sonra
yer altı galerileri ve kemerler aracılığıyla vadileri aşarak
eğri kapıdaki su dağıtma merkezi olan eğrikapı makzenine
ulaşıyor.


Bu makzende 3 ayrı havuzda toplanan sular lüleler
aracılığıyla iki ayrı koldan suların ölçülüp dağıtıldığı
hizmet bölgelerine buradan da çeşmelere aktarılıyordu.

Çeşmelere aktarılmadan su terazisi denen kulelere gelen su
buralarda tekrar ölçülüp basınçları ayarlanıyordu.


O dönemde
bu proje ile İstanbul'a günlük aktarılan su miktarı o
gün itibariyle toplam, 210 lüle yani 10.900 metreküpdü.
Bu rakam o günün nufusuyla kişi başına günde yaklaşık 100
litre su düştüğünü göstermektedir. Bu hesaba o zaman
hizmette olan Halkalı su sistemi dahil değildir.

İnsana ve
suya verilen önemi bir kez daha görmemek mümkün müdür?

Yalnız Sinan zamanında Kırkçeşme suları için 300'den fazla
çeşme yapılmıştır. Daha sonra sayısı 580 e yükselen çeşmeler
bugün ise birkaç tane kalmış olsa bile halen hizmettedir.

Ölümsüz eserler bırakmak böyle bir şey olsa gerek.

Sinan'dan
sonra gelen mimarlar İstanbul'un artan su ihtiyacını
karşılamak için belgrad ormanlarına başka bentler yapıldı.
17. yy. da karanlık bent 18. yy.da ayvat ve 3. Ahmet, 19.
yy. da yapılan kirazlı bent bu bentlerdendir.
Kırk çeşme suları için 97 yük ve 91.144 akçe harcanmıştır.
Suyun Hikayesi
Başka Bir Anlatım:
"iyilik ve
cömertlik çeşmesinin başı Süleyman Han Lütfuyla dünyanın
suya kanmasını istedi
Suları taşan bulutlarla susamışlara akarsu ulaşsın da Yaşlı
ve genç herkes kıyamete kadar dua etsin
istedi."
Kanuni
Sultan Süleyman bir gün, Kağıthane'nin sırtlarında
dolaşırken, çöl misali ıssız kırlarda, yıllarca herkesin
gözünden saklı kalmış bir vaha kadar güzel bir çimenlikle
karşılaştı. Neye uğradığını şaşırdı. İçini açan bu yeşillik
ve gönlünü çelen bu güzellikten çok etkilendi.
Sanki cennetten bir parça olan bu yerin ortasından bir su
kaynayıp ağaçların arasından ıssızlığın içine doğru akıp
gidiyordu.
"Meğer o su
kaçkın gibi bozmuş bendini Çalı çırpı içinde kaybetmiş
kendini."
Padişahın
gözleri suya takılıp kalmıştı. Ertesi gün Divan'da o suyun
İstanbul'a getirilmesi meselesi tartışıldı. Böylelikle nice
çeşme kurulur, nice susamış suya doyurulurdu.
Padişah suyu şehre getirmek, susuzları suvarmak, hayır
hasenat işleyip sevap kazanmak için hemen harekete geçti.
Vezirlere, "Her sanatın bir üstadı ve her Bîsütun'un bir
Ferhad'ı vardır. Bu işi mimarla görüşmek lazımdır," diyerek
suyu İstanbul'a getirme görevini Mimar Sinan'a verdi.
Sinan'ı huzura çağırıp "Bir hayır işlemektir muradımız ey
becerikli mimar, bu akarsuyun şehre gelmesi yolunda dikkat
ve özen gösteresin! Bu benzersiz iyiliğin tamamlanması en
has dileğimdir, bilesin!" dedi padişah.
Sinan'a düşen hemen işe koyulmaktı. Öyle yaptı.
Mimar Sinan, eline havayı terazisini alıp vadilerin
yüksekliğini ve alçaklığını ölçmeye koyuldu. Günlerce eski
su yollarını düşündü. Onları bulmalıydı, ortaya çıkarıp bir
geçiş güzergahı çizmeliydi. Hesap yaptı, en ince ayrıntıları
bile ölçtü biçti.
Şehri suya kandıracak bu büyük işi düşündükçe uykuları
kaçtı. Herkesin dileğini yerine getirememekten, kendisine
umut bağlayanların umudunu boşa çıkarmaktan korktu. Mahcup
olmak istemiyor, alnının akıyla bu hayırlı İşi tamamlamak
istiyordu. Durmadan dua ediyordu,
"Ey herkese
rızık veren Allah'ım, ey kudretinden kuvvetinden şüphe
edilmez Allah'ım, bu değersiz kulunun yüzünü kara çıkarma,
yardımını esirgeme,"
diyordu.
Sinan öncelikle, suyun esas geçiş yolu olması muhtemel
yerleri keşfetti. Su, yolunu yitirmiş, böylelikle padişahın
gördüğü çimenlikten aşıp gitmişti. Sinan'a düşen, ovalara
aşıp giden suyun esas kaynağını bulmak, yönünü şehre
çevirmekti. Bundan daha önemlisi, orada ne kadar su olduğuna
dair bir hesap yapmaktı. Hendekler nerelere kazılacak, su
havuzları, kemerler, oluklar nerelere inşa edilecek? Bunlar
sonraki işlerdi. Önce ne kadar su var ve kaynak neresi?
Bunları bulması gerekiyordu.
Kırkçeşme
Suları
Fatih Camii, Beyazıt Camii, Mahmutpaşa Camii, Mihrimah
Camii gibi pek çok cami'nin şadırvanına, Topkapı Sarayı'na
ve daha birçok önemli binanın çeşme ve şadırvanlarına su
veren Halkalı Suları, İstanbul'un her geçen gün artan
nüfusuna dayanamamış, ihtiyacı karşılayamaz olmuştu. Suların
boş yere akmaması için lülelere burma takılmasını emreden
padişahın bu emri halk arasında hoşnutsuzluğa sebep olmuştu.
Kağıthane'de bulunan su, İstanbul'un su sıkıntısını
giderebilirdi.
Eski metinlerde Kağıthane Suları olan geçen bu su tesisler
ilk kez İmparator I. Theodosios zamanında yaptırılmıştı.
Kanuni Sultan Süleyman devrinde, 1554'te başlayan bu
çalışmalar tam dokuz yıl sonra, 1563'te tamamlanabilmiştir.
İşe bakın ki 1563'te İstanbul'da görülmedik bir tufan
yaşanmıştır. Bu tufanda bu tesislerin bin bir emekle yapılan
kemerleri yıkılmıştır. Yıkılan kemerler onarıldıktan sonra,
ancak 1564'te şehre su verilebilmiştir.
Elli Beş
kilometre uzunluğundaki isala hattı, otuz üç kemer, üç yüz
çeşme ve çeşitli dağıtım kubbe ve şebekeleriyle eşsiz bir
eserdir. Mimar Sinan'ın bu büyük eseri, öbür eserlerinin
gölgesinde kaldığı için gözden kaçmaktadır.
Daha sonraları Kırkçeşme Suları'na çeşitli eklemeler
yapılmıştır. Kırkçeşme Suları için Kanuni Sultan Süleyman'ın
yaptığı harcama 97 yük ve 91.144 akçedir.
Osmanlılar, İstanbul'da başlı başına bir su medeniyeti
kurmuştur. Çeşmeler, sebiller, hamamlar ve daha birçok eser,
bir sanat eseri olarak tasarlanmıştır. Şehrin mimari
dokusuyla bütünleşen bu eserlerin pek çoğu ne yazık ki
bugüne gelememiştir.
Sinan,
boyuna birtakım hesaplamalar yaptı. Toprağın altında ne
kadar su olduğunu hesapladı. Hesaplamalarını koltuğunun
altına alıp padişahın huzuruna çıktı. Günlerce çalışmıştı.
Bulduklarını padişaha bir bir anlattı. Kendinden emindi.
"Saadetli sultanım," dedi "bu toprağın altında bir hayat
pınarı vardır. Bu yeşillik Hızır zamanından kalma bir hayat
pınarına işaret etmektedir. Bunların böyle olduğu gözleri
gören akıllı insanlara gün gibi açıktır. Bize düşen bu suyu
şehrimize getirmektir. Bu vadilerin ve suyun yolu da açıkça
bellidir. Bunun tez zamanda tamamlanması, padişahlar
padişahı efendimizin vereceği buyruğa bağlıdır."
Sinan'ın
sözleri pek memnun etti padişahı; ama yine de buyruğunu
tamamlamadan önce meseleyi iyice anlamak istedi, "Söyle
bakalım, bu suların gelmesi hangi yolla mümkündür?" dedi.
Sinan, "Saadetli sultanım, bunda iki yol vardır. Birinci yol
şudur ki kullarınızın haddi hesabı yoktur, hepsi hizmetiniz
için can atarlar. İkincisi de şudur ki, çalışan herkesin
elinin emeği belirlenir, hazine harcanarak ustalıkla iş
görülür," diye izah etti durumu.
Padişah, "Birinci yol bize uymaz, ikincisi makbuldür. Biz
kendi malımızdan ücret ile İstanbul'a getirelim bu deli
suyu. Herkes emeğinin karşılığını alsın. Kimsenin zerre
miktar hatırı incinmiş olmasın," diyerek adaletin ölçüsünü
koydu.
O gün padişahlar padişahıyla Sinan, uzun uzun suyun şehre
getirilmesi meselesini konuştular. Sinan anlattı, padişah
dinledi. Padişah sordu, Sinan cevapladı. İkisi de çok
heyecanlıydılar. "Su şehre gelince herkes, benim onu ilk
gördüğüm anki kadar sevinecek," dedi Sinan'a padişah.
Sinan, "inşallah sultanım, inşallah öyle olacak, sayenizde,"
dedi.
Padişahın yanından içi aydınlanarak çıkan Sinan, kendi
makamına geçti. Önüne, çizdiği planları, yaptığı hesapları
açtı.
İstanbul'da, hele ki Kağıthane sırtlarında, bir hareketlilik
başlamıştı. Dağ bayır şantiyeye dönmüştü. Bina emini adı
verilen görevli, işçiler, halktan meraklı kimseler...
Görülmeye değer bir çalışma manzarası vardı dağda bayırda.
Aradan henüz kısa bir süre geçmişti ki bütün İstanbul suyun
hikayesiyle çalkalanır oldu. Herkes Kağıthane'den gelecek
suyun hikâyesini anlatıyordu birbirine. Fakat şehirde bir
yandan da padişahın hazineyi israf ettiği, bulunan suyun
kafi miktarda olmadığı, Mimar Sinan'ın hayal görüp durduğu
söylentileri de almış başını gitmişti.
Sinan'a yöneltilen eleştiriler arasında, biri oldukça
ilginçtir. Padişahın damadı da olan Sadrazam Rüstem Paşa,
şehre bolca su getirildiği takdirde, şehrin, çiftini
çubuğunu bozan herkesin akınına uğrayacağını, bunun
istanbul'un sosyal yapısını bozacağını ileri sürerek bu işe
karşı çıkmıştır. Kanuni Sultan Süleyman, susuzluk
meselesinin daha ciddi bir sorun olduğu gerekçesiyle bu
itiraza karşı çıkmıştır. Fakat saray eşrafından bazı
kimseler için asıl mesele, Sinan'ın bu iş dolayısıyla birden
büyük bir önem kazanacak olmasıydı.
O kadar ki. Bina emini, vezirler, dönemin ileri gelenleri,
padişahın Sinan'a gösterdiği ilgiyi çekemeyen birkaç yüksek
rütbeli memur, destur isteyip padişahın huzuruna varıp "Mal
ve hazinenin korunması icap eder saadetli sultanım," der
olmuşlardı. Bu kadarla da kalmıyorlar, her fırsatta lafı
Kağıthane'den gelecek suya getiriyorlardı. "Saadetli
sultanım, su akıtılması elbette münasiptir. Hatta bilinen
sadakalar içinde herkes için bolluk ve bereket olması
sebebiyle en birincisidir. Ulu bir hayırdır," dedikten sonra
asıl baklayı ağızlarından çıkarıyorlardı;
"Lakin akıl sahipleri, ortada su yok, demektedir."
"Ortada su yokken, sadece mimar sözüyle mi hareket etmek
gerekir."
"Bunca emek veriliyor, ya boşa çıkarsa!.. Yazıktır bunca
emeğe ve hazineye!.."
"Bu mimar bilmez mi ki bunca hazine dökülüp emek veriliyor,
su yolu hazırlanıyor."
"Ya su bir başka yöne kaçarsa ne yapılacaktır?"
"Her su yolu suyun varlığına ve her çimenlik de selsebil bir
çeşmenin varlığına işaret etmez."
Daha böyle nice kem sözler söylediler padişaha. O kadar çok
söz söylediler ki, padişah, "Acaba?" dedi sonunda, "Acaba
mimar yanılıyor olabilir mi? Hem bunca zamandır ortaya da
bir şey koymadı? Gözle görülür, elle tutulur bir sonuç yok
şimdiye kadar?"
Kanuni Sultan Süleyman, gün geçtikçe, içine doldurulan bu
şüpheler ve vehimler yüzünden suyun sevincini hissedemez
oldu. Sonunda Sinan'a geçen zamanın hesabını sormaya karar
verdi. Hızla sarayın dışına çıktı. "Atımı getirin! Tez
davranın!" dedi.
Gel gelelim Sinan'ın hiçbir şeyden haberi yoktu. Ne şehirde
konuşulanlardan, ne padişaha söylenenlerden, ne de kendisine
yakıştırılanlardan, hiçbir şeyden haberi yoktu. İşine
bakıyor, olan bitenden habersiz bir halde hayırlara vesile
olacağını umduğu bir eser ortaya koymaya çalışıyordu.
Padişah, her zaman, o taraflara gezip eğlenerek, avlanarak
gelirdi. Sinan'la konuşurdu, işçilerle konuşurdu, bina
eminiyle konuşurdu. Çalışmaları izlerdi. Fakat şimdi?
Üstelik tek başına! Yanında kimse yok! Olacak iş değildi bu?
Padişah tek başınaydı! Hızlıca ve doğrudan Sinan'a
geliyordu! Kaşları çatıktı! Kızgındı! Etrafına bakmıyor ve
yerinde duramıyordu! Bir şey arıyordu! Dile kolay gelir,
karşıdan gelen padişah Sultan Süleyman'dı; Muhteşem
Süleyman!
Bir süre yanında durdukları boş dereye bakıp birden
gürleyiverdi padişah, "Mimar! Bu derede ne kadar su var?"
Sinan, "Saadetli padişahım! Tahmin olunduğu üzere beş lüle
yazılmıştır," diye cevapladı soruyu.
Padişah, "Hani nerede?" diye sordu bu defa.
Bina emini hemen araya girip "Saadetli padişahım! Mimar
kulunuz sanatında şaşılacak bir maharete sahiptir. Çok
becerikli ve bilgisi eksiksiz bir ustadır. Yer altında
gizlenen suyu, yer üstündeymiş gibi bilir. Bu hususta
herkesten başka bir özge mânâya erişmiştir," dedi.
Sinan, bina emininin sözlerinden padişahın kızgınlığının
sebebini anladı. Dedikodu etmişlerdi, arkasından atıp
tutmuşlar, padişahı kendilerine inandırmışlardı. Buna
karşılık Sinan'ın da söyleyecekleri vardı:
"Padişahım her zaman var olasın
Devlet tahtında kararlı
olasın
Ben neyim ki Hızır gibi topraktan
Hayat suyunu ortaya
çıkartam
Lakin
sanatımda çok usta sayılırım
Padişah hizmetinde Ferhad gibi
çalışırım
Ne olur bu inleyen ve aşağılanan karınca
Sen
Süleyman'ın hayır işine rehber olsa
Allah hayır işini engelleyene insaf versin
Hiç olmazsa
bu berrak çeşme menziline ersin
Zengin yoksul sabah akşam içsinler
Padişaha hayır dua
etsinler."
Sinan, sözünü söyledi; ama padişahın bu kadarla pek
sakinleşeceği yoktu.
"Hani? Hani makamıma arz ettiğin sular? Nerededir?" diye
gürledi bir defa daha.
"Yukarıdaki derelerde sular birikmeye başlamıştır sultanım,"
diye cevapladı Sinan.
"Gel göster
o zaman!" diye diretti padişah.
Bunun üzerine öne geçti Sinan. Düşe kalka ilerliyordu dere
tepenin içinde. İçinden, dilekleri geri çevirmeyen ulu
Allah'a nice dualar ediyordu;
"Sen her şeyi bilen Allah'sın
Her türlü zıtlıktan uzaksın
Beni üzüntü içinde inletme
Padişahın yanında küçük
düşürme..."
Yukarıda, önlerine çıkan ikinci dereye vardıklarında padişah
suyu gördü. Sinan'ın dizlerinde derman kalmamıştı. Su,
Sinan'ı tekrar diriltmiş, dizlerine bir derman vermişti.
Dere suyla doluydu. Neredeyse taşıyordu dereden sular. Lakin
padişahın kaşları hâlâ çözülmemişti.
Sonra bir dereye daha gittiler, suyu gördüler. Sonra birine
daha, birine daha. Dereden dereye geçtikçe, padişah dereleri
dolduran suyu gördükçe kaşları çözüldü. Bir neşe gelmeye
başlamıştı öfkeli yüzüne; Sinan'ı rahatlatan bir neşe...
Bir derenin başında durup "Mimar! Beri gel! Suyun hepsi bu
mudur? Başka yerlerde de var mıdır?" dedi padişah.
Sinan, "Evet, saadetli sultanım, başka yerlerde de vardır!
İki derede daha bunların benzerleri vardır! Sular o
derelerde de şu an padişahın devletinde akmaktadır! Padişahım,
arz olunan su yüz lüledir! Fakat fazladan elli lüle daha
olacağı kesindir! Özellikle bu günler sıcak günlerdir,
toplanacak sular asla bundan daha eksik olmaz!" Sinan hızlı
hızlı konuşmuştu. Padişahın öfkesi çabucak geçmişti.
Öfkesi geçince padişah, kızgın bir denizin yatışması
gibiydi, etrafına bir sakinlik, bir emniyet veriyordu.
Yanında durdukları dereye eğildi, tertemiz sudan içti içti.
Doğrulurken, "Devam," dedi "devam et mimar, devam et!"
Padişahı uğurlamak için atına doğru giderlerken bir güven
gelmişti Sinan'a. Padişaha, "Saadetli padişahım, ben
kulunuzun, su yollan yapılmasında özel ihtisası vardır. Buna
göre derim ki bu derelerin her birinde, cennet-mekan Fatih
Han hazretlerinin buraları fethetmesinden çok önce yapılmış
kafir yapısı havuzlar ve mermer oluklar olması gerekir.
Zamanla yıkılıp toprak altında kalarak izleri kaybolmuş olsa
gerektir. Âlemin sığınağı padişah devletinde, inşallah pek
yakın bir zamanda ortaya çıkmaları ümit olunur," dedi.
Padişah, Sinan'ın söylediği bu sözleri dikkatle dinledi.
Yeniden bir heyecan gelmişti padişaha...
Sinan'ın padişaha dedikleri kısa zamanda gerçek oldu,
sözi'nü ettiği havuzlar bir bir ortaya çıktı. Her şey
Sinan'ın tahmin ettiği gibi gelişti. Sinan çalıştıkça, o
derelerin her birinin içinden, yüksek merdivenlerle inilen
ve tek parça mermerlerden oluşan süslü oluklar çıktı.
Padişah, bir sonraki gelişinde sakindi ve doğrudan gelip
Sinan'ın yanında durdu. Ortaya çıkan havuzları, süslü mermer
olukları seyretti. İyice inanmıştı Sinan'a. Önceki
kızgınlığına pişman olmuştu. Bunun için Sinan'ın gönlünü
almak diledi padişah. Nice hediyeler verdi Sinan'a. Çünkü
Sinan mimarlık işinde, kendisi hakkında laf üreten herkesten
daha fazlasını biliyor, görev düştüğünde de beklenenden daha
fazlasını yapabiliyordu.
Su ortaya çıktıkça dedikoduları, dedikoducuları önüne katıp
sürüklemişti. Artık İstanbul'da hem suyun hikâyesinden, hem
Sinan'ın hikâyesinden bahsedilir olmuştu...
Birbiri ardına yüksek kemerler konduruyordu Sinan Kağıthane
tepelerine. Yerden yüksekliği Galata Kulesi kadar olan su
toplama havuzları yapıyordu, kemerler ve göz alabildiğine
uzayan oluklar...
iş bitmişti; lakin dedikoducuların işi, iş bittikten sonra
bile bitmemişti. Sinan, işe son noktayı koyup suyun şehre
akıtılmasını büyük bir sevinçle seyrederken, işin tamam
olduğunu padişaha müjdelemesi için saraya adam göndermişti.
Kendisi müjde ulaştıktan sonra huzura varacak ve "Buyruğunuz
yerine gelmiştir, iş nihayete ermiştir sultanım," diyecekti.
Müjdeciyi
beklemek âdet olmasına rağmen sabredememişti padişah. Suyun
şehre aktığını duyar duymaz adamı gönderip taze su
getirmesini emretmişti. Bir koşu getirilen suyu içenlerden
bazıları, "Bu suda taze su kokusu yok," dediler.
Sinan ayağının tozuyla, yüzündeki büyük sevinciyle huzura
vardığında, oradaki o bazıları sordular Sinan'a, "Mimar, bu
suda taze su kokusu yok, bu su eski su mudur?"
Sinan, padişaha dönerek, kendisine sorulan soruyu şöyle
cevapladı: "Saadetli padişaha malumdur ki bu suyu künkle
getirmedik şehre. Bu, yer ırmağıdır. Bunu kagir yollarla
akıttık ki hile ve karışıklıktan arınmış bir parlak pınar
olsun."
Söylenecek söz yoktu bu sözün üstüne. Hepsi tebrik ettiler
Sinan'ı.
Sonra sıra padişahın gönülleri serinleten fermanına geldi:
"Benim maksadım bu suyun her mahalleye ulaşmasıdır! Çeşme
yapılacak yerde çeşme, çeşme yapılması mümkün olmayan yüksek
yerlerde tatlı su kuyuları olmalıdır ki su yolu içine
uğrasın! Ta ki her yerde yaşlılar, güçsüzler, dul ve
hatunlar ve küçük çocuklar testilerini ve bardaklarını
doldurarak devletimin bekası için dua etsinler!"
Su gelmiş, iş nihayete ermişti. Gönüller şenlenmiş, çorak
haneler serinlemişti. Bu hayırlı uğraş, dilden dile
söylenerek çoğalmış, büyümüştü.
"Ne güzel
bir hayır babası Gazi Sultan
Dünya sultanlarının başını dik
tutan
Çeşmeler getirdi Sultan Süleyman
Hayratına yoktur onun sınır
koyan
Demişler zamanı seyredenler
Akarsu bir hayırdır sürüp gider
Mısır halkını besleyen Nil'i andırırdı
O da İstanbul halkını
kandırırdı
Umarız bu sudan safayla içenler
Fakir mimarı duayla yad
edeler
Allah'ım yardımını kesme sakın
Yerini peygambere kıl yakın.
"
Tezkirat-ül
bünyan'da kendi anlatımıyla İstanbul'un suya doyması:
Sultan
Süleyman Han Hazretleri, seferde ve hazarda ülkelerini gezip
dolaşmaktan hoşlanırlardı. Bir gün, Kağıthane taraflarını
gezerken, harab olmuş eski sukemerlerini gördüler. Coşkun ve
gür sular, boşu boşuna akıp gidiyordu. Bu akan suyun
İstanbul şehrine sevk edilmesi, padişahın cihanı gören
gözlerine kolay göründü.
Saray-ı Hümâyûn'a dönünce, müşavirlerini topladı. Vaktiyle
İstanbul'da daha kalabalık bir nüfus yaşarken, su
meselesinin nasıl halledilmiş olduğunu sordu. Bizans
devrinde su kemerleriyle şehre bol su getirildiği ve
sarnıçlarda büyük ölçüde su biriktirildiği izah edildi.
Binbirdirek ve Çukurbostan sarnıçları, bunların en
büyükleriydi. Böylece yağmur sularından da istifade
ediliyordu. Ancak zamanla Bizans inhitat edince, şehrin
nüfusu çok azalmış, bu suyolları, kemerler, bendler,
çeşmeler, sarnıçlar harab olmuştu. Bu izahatı dinleyen
Süleyman Han:
Her san'atın üstadı ve her bîsütûnun Ferhâd'ı vardır; bunlan
Mimarbaşı ile müşavere lâzımdır, buyurdu. Kâğıthane sularını
şehre getirmek emrini alınca, hemen çalışmaya başladım.
Bağladım künk gibi bir nice yerden kemeri
Olmak içün bu safâ-bahş suyun râberi
Hava terazisi ile vadilerin meylini ölçmeye başladım. Dağ
tarafından bir hendek kesip sahraya yayılan suyu itina ile
bir derede topladım. Etrafında bendler çektim. Lüleler yapıp
suyu muayyen yerlerden akıttım. Hâsılı İstanbul şehrinin
ihtiyacına elverecek bir tesis için hiç bir tedbiri ihmal
etmedim. Diğer bendleri de böyle inşa etmek için padişahtan
izin istedim. Sultan Süleyman Hanın huzuruna çıkıp dedim ki:
Saâdetlu Pâdişâhım! Bu zulmet-i hâkde ol çeşme-i candan
nişan ve bu hadrâya (yeşilliğe) Hızr-ı zamândanâb-ı hayvan
ukalây-ı ulu'l-ebsâra günden ıyân ve bu vâdîler suyu zahir
ve yolları dahi öylelik yola değin hâzır ve bunun tamâm
olması emr-i şehinşâhîye dâirdir.
Ey Süleymân-ı zaman taht-ı saâdetde budur
Arzı bu mûr-ı za'îfin ayağın toprağına
Himmet eylen ki su akdığı yere yine akar
Aka gelmişdi İstanbul'un o bağ u rağına
KIRKÇEŞME SULARINI NASIL GETİRDİM?
Cihanın Süleyman'ı olan padişahımızla bir gün su bendlerinin
inşasını dolaşırken ben hakîre şöyle buyurdular:
- Bu suların gelmesi ne tarikle mümkün ola? Ben dahi:
- Padişahım, dedim, bunda iki tarik vardır: Biri oldur ki,
bendelerinizin hadd ü hesabı yok. Buyurun, her biri hizmete
can verir. Biri dahi budur ki, ücretle herkese iş verilip
hazine sarfoluna.
Sultan Süleyman:
Evvelki tedbirinin bize faydası yoktur, dedi, tedbir son
söylediğindir. Kendi malımızla bu işi yapmak gerek, tâ ki
kimsenin zerre miktar hatrı incinmeye!
Zehî Sultân-ı Gâzî Şâh-ı âdil
Ki andan olmıya âzürde bir dil
Padişahımızın bu sevinç veren emrinden ferhan ve şadan
oldum. Sonradan Mısır Beylerbeyisi ve veziri olan Ali Ağa,
su bendleri inşası için masraf emini tayin edilip yanıma
verildi. Zamanın en değerli mimar ve mühendislerini
topladım. Bir vakt-i şerif ve sâat-i latifte inşaata
başladım. Birkaç gün içinde bu teşebbüs, bütün İstanbul
halkı tarafından duyuldu.
Dedikodu başladı. Bina emini Ali Ağa, bu dedikoduları
Saâdetlü Padişaha bildirdi. Vezirlerin içinde bile, "Bu işe
bu kadar mal ve hazine harcanır mı?" diyenler çıktı. Onlar
istiyorlardı ki, para harcanmadan dağlar delinip İstanbul
şehri bol suya kavuşsun. Hattâ aralarında, hesaplarımın
yanlış olduğunu, bu hesaplarla İstanbul'a su
getirilemeyeceğini, iddia ettiğim miktarda suyu toplamak
muhal olduğunu söyleyen ilimsizler vardı. Padişah
Hazretleri, bu dedikoduların tesirinde kalıp bir gün inşaat
mahallini saadetle teşrif buyurup dediler ki:
- Bu derelerin yukarılann kestirip her dereden ne mikdar su
var ise toplayıp lülelere akmak tedarikinden emin misin? Bu
derece ne mikdar su var, bilir misin?(osmanlı su debisi
ölçüm birimleri lüle, kamış, masura ve çuvaldızdı).
- Saâdetlü Padişahım, dedim, su beş lüledir ve tahminim
hatasızdır.
Bina emini Ali Ağa atılıp:
Padişahım, dedi, Mimar Ağa bendeniz aceb fende mahirdir ve
üstâd-ı kâmildir. Yer altında gizli olan suyu, yer üstünde
akan su gibi bilir.
Pâdişâhım müdâm vâr olasın
Taht-ı devletde ber-karar olasın
Ben ne hakim ki ben çü Hızr-ı zaman
Edem izhâr
çeşme-i hayvan
Liyk fennimde hayli üstadım
Husrevâ hıdmetinde Ferhâd'ım
N'ola olsa bu mâr zâr u zelîl
Sen Süleyman'a böyle hayra delil
Nûş edip subh u şâm bây u gedâ
Edeler Pâdişâha hayr-duâ
Daha Saâdetlü Padişahın geldiğini görür görmez adamlarımı su
dolu derelere gönderip lüleleri hazırlatmıştım. Onun için
Padişah Hazretleri:
Hani arzolunan sular nerededir? Gel, göster, buyurduklarında
şaşalamadım. Önlerine düştüm. Heyecanımdan düşe kalka yol
gösterdim. Cenâb-ı Haktan işimi kolaylaştırmasını diledim:
Yâ İlâhî alîm u dânâsın
Cümle ezdâddan müberrâsın
Beni vâdî-i gamda zâr etme
Şeh yanında zelîl u hâr etme
Nihayet, 30 lüle suyun aktığı dereye vardık. Lüleler
hazırlanmıştı. Saâdetlü Hünkâr, tertemiz suyu gürül gürül
akar görünce müsterih olup:
- Mimar, gel beri, su hemân bu mudur? Gayri yerierde dahi
var mıdır, buyurdular.
- Belî padişahım, dedim, iki derece dahi bunlann emsali
sular akmaktadır. Arzolunan yüz lüledir amma, ziyadesi elli
lüle dahi almak muhakkaktır. Bilhassa havalar ısınmaya
başlayınca, sular asla bundan eksik olmaz!
Pâdişâhım revân ola her dem
Su gibi hâk-i pâyine âlem
Kelimâtm misâl-i çeşme-i cân
Ver dil-i teşneye safa her ân
Umarım vere sana Hayy-ı Samed
Hızr-ı zinde gibi hayât-ı ebed
Taht-ı devletde kâmrân olasın
Baht-u izzetle hem-inân olasın
Oradan Saâdetlü Padişahımla başka bir dereyi görmeye gittik.
Orada da lülelerce sular akıyordu. Sultan Süleyman Han, safa
ile tertemiz sudan içip başka bir dereye revân oldular.
Orada da suları yeryüzüne çıkmış çağlayıp akar gördükte,
mübarek kaşlarının çatıklığı son bulup yüzlerin de inşiralı
eserleri belirdi. Hemen sırtıma bir hil'at giydirip
bendelerine pek çok iltifat buyurdular.
Dereleri kazarken, toprak altından yekpare mermerden oluklar
çıkıyordu. Bir müddet sonra o kadar mermer çıktı ki,
Saâdetlü Padişah görmek için yeniden teşrif buyurdular. Bu
eski eserleri hırpalamadan toprak altından çıkardığım için
iltifat ettiler.
Mazhar düşünce lutf-i şehr-i dâd-güstere
Ol demde himmetiyle el urduk kemerlere
Dökdük o yolda su yerine sîm ile zeri
Eflâke erdi kavs-i kuzah-veş kemerleri
Yolundan eyledik suları çeşmeye revân
Kıldı du'â-yı hayr bize şâh-ı ins u cân.
Yaptığım bendlerden biri "Uzunkemer" demekle meşhur
olmuştur. Boyu 20 arşın ve uzunluğu 1.220 arşındı. "Gü-zelcekemer"
denen diğer bend de çok gösterişli oldu. Diğer bir kemer üç
kattır ve üzerinden bir atlı rahatça geçebilir. Bunun
yüksekliği 65 arşındır ve temelinin derinliği 18 arşındır.
Bu kemere "Mağlova Kemeri" denir. "Müderris Kemerleri" de
birkaç kemerden müteşekkildir. Bunun havuzunda bütün
akarsuların suları birikiyor, buradan İstanbul'a
dağıtılıyordu. Bu bendin yüksekliği, yeraltında temeli de
hesap edilirse, Galata Kulesi kadardır.
Ondan sonra, kemerlerin geçtiği yolları tamir ettim. Bütün
bu işler 962 tarihinin Zilkaadesi evvelinde başladı ve 971
tarihinde tamamlandı. Dört yüz kere yüz bin ve iki yüz bin
ve altmış üç bin altmış üç akça sarf olundu.
Bunlar, yeni yapılan kemerlere giden paraydı. Bizans'tan
kalan kemerlerin ihyası için de doksan yedi yük ve doksan
bir bin yüz kırk dört akça harcandı. Ve nice zahmetlerden
sonra, İstanbul şehri, "Kırkçeşme Suları" denen bol suya
kavuştu.
Dediler "Ey Şâh-ı Âlem, Husrev-i encüm-haşem
Baht-ı izz u devletin olsun ziyâde dem-be-dem
Hamdü li'llah pâdşâhım geldi ol âb-ı revân
Oldu âsûde devâm-ı devletinde ins u cân"
Kırkçeşme suları İstanbul'da önce Saray-ı Hümâyûn'a ve hemen
arkasından bütün şehre verildi. Fesatçılar, iş bu safhaya
geldikten sonra bile nifaklarına devam ettiler:
- Bu suda taze su rayihası yok, galiba birikmiş eski sudur,
diye herzeler söylediler. Halbuki künklerle sevk edilen
akarsuda bir miktar lezzet değişikliği olacağı gayet tabii
idi. Padişah, bu makûlelere kulak asmadı ve hil'at
giydirerek beni taltîf etti.
İstanbul'da yeniden birçok çeşme yapıldı. Saâdetlü
Padişahın fermanı, İstanbul'da bir tek mahallenin bile su
sıkıntısı çekmemesi yolundaydı.
Olup Hak dest-gîri ol emirin Mu'îni oldular bay ve fakîrin
Bu iş, çok büyük bir hayır işiydi. Öyle ki. Sultan Süleyman,
sabah akşam, fakir ve zenginin, kadın ve erkeğin, ihtiyar ve
gencin pek çok duasını alıp kâmrân oldu.
Zehî Sultân Ebu'l-Hayrât-ı
Gazi Selâtîn-i cihanın ser-firâzı
Getirdi çeşmeler Sultan Süleyman
Anın hayratına yok hadd ü pâyân
Demişler seyr edenler rüzgârı
"Olur bir hayr-ı carî mâ-i carî"
Hazîne dökdü su yoluna Sultân
Sitanbul halkını hep kıldı reyyân
Çekip şemsîr kıldı kasd-i küffâr
Gaza üstünde verdi canı nâçâr
Açıp Bulgar ile efrenc-i Rus'u
Tamâm aldı kılâ'-ı Üngürâs'u
İmaretle medâris kıldı muhkem
Binây-ı cami vü dâru'ş-şifâ hem
Yedi andan gedâ vü bây nî'met
Dura durdukça âlem tâ kıyamet
O şahın ruhu içün her sakaya
Sebîl eyler durup bây ü gedâya
Bürehne-pây olur Sâ'dî-i şeydâ
Hüseyn-i Kerbelâ aşkına saka
Erip Hızır'a olur pîr-i hünerver
Su gibi hayr olmaz ey birader
Olur çeşme saka-veş yolda gûyâ
Durup herkese der "Allah içün mâ"
Tarîk-i dosta hayrın isteyen dâd Ede
Allah içün bir çeşme bünyâd
Umarım bu sudan eden safâyı
Du'âdan ana Mî'mâr-ı gedâyı
Hudâyâ avn ile hem-râh eyle
Yerin kurb-ı Resûlu'llah eyle.