
Kılıç Ali Paşa ve Şemsi
Paşa camileri eşsiz bir bütünlük içinde yaygınlığa ulaşmış
Sinan mimarisinin son önemli örnekleridir. Kılıç Ali Paşa,
Sinan'ın mimarisini dar bir biçim ilişkisi olarak görenler
tarafından 'Ayasofya'nın taklidi olarak tanımlanmıştır.
Halbuki Sinan'ın, merkezî kubbeyi iki yarım kubbenin
desteklediği, bu özelliğiyle Ayasofya kubbe örtüsünü
hatırlatan örtü sistemini Süleymaniye'den sonra Kılıç Ali
Paşa Camii'nde tekrar kullanması, bir taklit değil, onun
genel mimarî yaklaşımını da aydınlatacak önemli bir yeni
girişimdir.
Kılıç Ali Paşa Camii, ilk birimi Fatih Sultan Mehmed
tarafından tesis edilmiş olan top döküm tesislerinin
bulunduğu Tophane'nin hemen önünde, deniz kıyısında inşa
edilmiştir. Bu mevki, Boğaziçi'nin güney başlangıç
noktasında, Marmara'nın güçlü lodos rüzgârlarına kapalı
küçük bir koydur. Savaş toplarının döküm tesisleri, bu koyun
hemen sınırındaki yamaç üzerinde yer alıyor ve dökümü
yapılan toplar, meyilden denize doğru kaydırılarak sal ve
teknelerle taşınıyordu.

Tophane tesislerinin karşısından Güneydoğuya doğru ilerleyen
sahil şeridi üzerindeki Kılıç Ali Paşa Camii, denize doğru
ilerleyiş ifadesi taşıyacak şekilde iki yarım ve bir merkezî
kubbeyle örtülmüştür. Sinan'ın, öncelikle Tophane'de dökülen
toplar yüklendikten sonra Marmara'ya açılan teknelerin
hareket yönünü göz önüne alarak bu tercihte bulunduğu
düşünülebilir.

İki yarım kubbeyle desteklenmiş merkezî kubbenin Ayasofya'da
oluşturduğu uzunlamasına mekânın, Süleymaniye'de İslâmî
ibadet şekli düşünülerek yanlara doğru genişlediğini, yani
Sinan'ın Ayasofya'dan tamamen farklı bir mimariyi nasıl
vücuda getirdiğini görmüştük.

Sinan, Piyale Paşa Camii'nde olduğu gibi, bir ana kubbe ve
iki yarım kubbeyle örttüğü Kılıç Ali Paşa Camii'nin denize,
dolayısıyla sonsuzluğa açık olmasını istediği, mihrap
cephesini bol ve etkileyici bir pencere düzeniyle
gerçekleştirmiş olmasından anlaşılmaktadır.
Yapının iç mekân mimarisine gelince: Sinan'ın merkezî
kubbeyi taşıyan iki yan cephedeki büyük kemerler ve orta
mekânın iki yan cephesinin düzenlenişiyle ilgili mimarî
tercihi Süleymaniye'dekinden çok farklı olup ilk nazarda
Ayasofya'yı hatırlatmakla beraber teferruata ait kararlarda
ondan çok farklıdır.

Kılıç Ali Paşa Camii'ni Ayasofya'nın bir tekrarı gibi görmek
büyük bir yanılgıdır. Bu caminin iki yan cephedeki kadınlar
mahfeli ile iki büyük kemeri taşıyan ve kadınlar mahfeli
döşemesine basan sütunları, Ayasofya'daki gibi aynı şakulî
satıh üzerinde değildir. Bu üst kemer dizisinin alt kemer
dizisine göre dışa doğru itilmiş olması, alt kemer dizisinin
-Zal Mahmud Paşa Camii'nde olduğu gibi- zemin üzerindeki
kadınlar mahfeli döşeme seviyesini belirlemesine imkân
vermektedir. Öte yandan zemin seviyesindeki her kemere, üst
seviyede iki kemer isabet edecek şekilde ve sıkı bir düzenle
daha narin sütunların yerleştirilmesi, kadınlar mahfeline
narinlik ve daha fazla korunmuşluk ifadesi kazandırırken,
zemin seviyesinin iki yana ve dışa doğru enlemesine açılma
ifadesini de güçlendirmektedir.

Ana kubbe, dört büyük kemer
ve dairevî planlı dört büyük ayak, Süleymaniye'de olduğu
gibi, Kılıç Ali Paşa'da da mimarî ifadenin belirgin
unsurlarıdır. Namazın gerektirdiği enine mekânı
oluştururken, dış duvarda yer alan çok sayıda pencereyle
sonsuz mekânın güçlü bir şekilde iç mekâna bağlanması,
Sinan'daki sonsuz mekânın metafizik anlamını koruma
iradesinden kaynaklanmıştır.

Caminin bol gün ışığı ile aydınlatılmış ve sık bir düzenle
yerleşmiş pencerelerden denizi, tekneleri, yelkenlileri,
kadırgaları seyretme imkânının sağlanmış, dışarıyla aynı
görsel bağlantının kadınlar mahfelinde de gerçekleştirilmiş
olması, yapının taşıyan, ayıran, çeşitli yer ve seviyelerde
farklılaşan birimlerine özel nitelikler ve kimlikler
kazandırmıştır. Bu bakımdan Sinan'ın, Selimiye'ye aslî
özelliğini kazandıran sanat iradesini Kılıç Ali Paşa'da daha
da ileri götürdüğü açıktır.

Üsküdar Mihrimah Sultan Camii'nde, Boğaziçi'nin kuzeyden
güneye uzayan büyük su sathını daha fark edilebilir kılmak
için oluşturulmuş geniş son cemaat yeri saçaklarının tam bir
benzeri Kılıç Ali Paşa Camii'nde de mevcuttur; ancak bu
yapıda saçaklar kara tarafındaki giriş cephesi önünde yer
alır. Deniz sathını yaşayarak ibadete gelen müminler, iki
sıra sütunun taşıdığı bu geniş saçakların altından yüksek
cami ana mekânına girerek iki yandaki kadınlar mahfelini
taşıyan kemerlerin, tonozların oluşturduğu ufkî uzantıların
altındaki pencerelerden cami hariminin çiçekli dünyasını ve
denizi tekrar görüyor; iki büyük kemerle aydınlanan yan
sahınları birleştiren orta mekânın, kubbe ve yarım
kubbelerdeki kalem işlerinin kıpırtılarıyla varlığın her an
yeniden oluşan yapısını ve yüceliğini fark ediyorlar.

Sinan, merkezî kubbeyi kıble aksı yönünde yarım kubbelerle
desteklerken, diğer istikamette kıbleden dışa doğru
alçalarak ilerleyen, içleri büyük kemerlerle boşaltılmış,
üst seviyeleri meyilli destek duvarlarında, 20 yıl önce
Mağlova Kemeri ve Selimiye'de kullandığı meyilli satıhlara
yeni bir ifade kazandırmıştır; bu aynı zamanda yapının
enlemesine genişleme ifadesinin de bir temel unsurudur.
Taş-maden ilişkisi, Kılıç Ali Paşa Camii'nde, Selimiye'nin
aksine, kurşun kaplanan cephe satıhlarının çokluğu, ayrıca
şakulî satıhlarda dikey ve yatay derzlerin diyagramatik
biçimiyle Sinan'ın mimarisinde yeni bir boyut olarak
karşımıza çıkmaktadır.

Caminin dışında dik, eğik, ufkî, şakulî, düz, yuvarlak ve
keskin köşeli hatlar oluşturarak mimariye hakim olan farklı
karakterdeki çizgiler, yapıyı saf geometrik biçimlerin bir
bütünlüğü haline getirir; içeride ise farklı seviye ve
yöndeki kemerler, yarım kubbeler ve bunların ufkî yarım
daire kaidelerinin karşılıklı yönelişleri, tektoniklerin
kümülatif beraberliğini tezyinî biçim bütünlükleri olarak
insanlara sunar. İnsanı kuşatarak himaye eden bu biçimler,
insanın, dünyayı koruma ve güzelleştirme sorumluluğunu
gerçekleştirerek Allah'ın halifesi olma yolunda varlığın
gereklerinin nasıl yerine getirileceğinin de gelişmiş
örnekleridir.


Planların yüzeysel incelemesinden edinilen ilk intiba,
merkezî kubbenin mihrap aksında iki yarım kubbeyle
desteklenerek, yapının Ayasofya gibi ileriye doğru
uzunlamasına geliştirildiği şeklinde oluşabilir. Ancak
binaya girildiğinde hemen fark edildiği üzere, destek
ayakları içine yerleştirilmiş kemerlerin ve yan cephelerde
zemin kat pencereleri üzerinde kadınlar mahfelinin üç büyük
kemerinin birbirine dik farklı iki istikamette kullanılması
suretiyle yapıya kazandırılan zengin Osmanlı üslûp
özellikleri, sanatkârâne başarının ötesinde bu yapıyı,
Sinan'ın eli ile Süleymaniye'de yeni bir hüviyet kazanmış
bulunan Ayasofya yapı örtüsünü ana hatlarıyla muhafaza
ederek, yeni bir 'yerin' verilerini değerlendirerek,
putlaştırma, tekrar etme yanlışına düşülmemiş yeni bir
mimarî çözümün örneği haline getirmiştir.

Bu son dönem yapısı
ile Sinan, mimariyi belirleyen İslâmî temeller sabit kalmak
kaydıyla farklı çağ ve coğrafyalarda evrensel İslâmî
gerçeğin değişen aktüel ve yerel etkenler altında nasıl
gerçekleştirilmesi gerektiğini ortaya koymuştur.
