zur Homepage

          

 

 

 

Resmi tam ekran görmek için tıklayınız.

 

 

Resmi tam ekran görmek için tıklayınız.

Prof. Dr.Doğan KUBAN / Mimar


Sinan, Anadolu-Türk diye adlandırdığımız bir kültürün ürünüdür. Sinan çağının kültürü ulusalı amaçlayan bir kültür değildi. O nedenle Sinan çağı kültürüne ve Sinan'a eğildiğimiz zaman, bugün bizi harekete getiren düşünceleri orada aramak doğru değildir. Sinan imparatorluğa, sultana ve İslam dinine bağlanan bir dünya görüşü içinde üretiyordu. Demek ki 16. yüzyılın Anadolu-Türk toplumunun bugüne uzanan simgesi olarak kültürümüzde anlam kazanıyor. Hassa Mimarları Ocağı'nın başındaki "Mimar Ağa"da yaratıcı sanatkarla devlet adamı örtüşüyor. Osmanlı devlet örgütlenmesinin tek merkezliliği ve padişah çevresinde yoğunlaşmış olması, sanat alanındaki bütün yaratıcı gücün de sultanın çevresindeki idari ağ içinde örgütlenmesini gerektiriyordu. Gerçi bu sadece Osmanlılara özgü değildir. M.Ö. 3000 ortalarında firavun Neterihet'in Sakkara'daki kompleksinin mimarı, “nişancısı”, en büyük kahini, marangozu, heykeltıraşı Prens İmhotep (1) ya da 14. Louis'nin Superintendent des batiments du Roi unvanı ile tanınan Jules Hardouin Mansart (2) devlet memurluğu ile büyük sanatçıyı birleştiren ünlü tarihi örneklerdir. Leonardo, Milano'da Sforza'ların, Romagna'da Cesare Borgia'nın hizmetinde çalışmıştı. Bu ikili kimlik Sinan'ın sanatını anlamak açısından önemlidir. Onun arkasında her zaman devletin ekonomik gücü vardı.
Sinan'ın yetişme süreci Osmanlı kul sistemi içinde karakteristiktir. Onun yaşamında kişisel yetenek ve çabaya büyük yer veren bir sistemin ulaşabileceği teşvik edici ortam bütün açıklığı ile sergilenmektedir. Sinan'ın Osmanlı mimari tarihindeki özel yeri, imparatorluğun en görkemli döneminde yarım yüzyıl Hassa Mimarbaşı olarak etkinlikte bulunmasından kaynaklanmaktadır. Bu etkinliğin doğasını doğru tanımladığımız söylenemez. Fakat Sinan'ın statüsü büyük yaratmaları kışkırtan bir durumdur. Yapı üretiminin örgütlenmesi olağanüstü bir üretim mekanizmasını mimarbaşının hizmetine sunmuştur. “Süleymaniye Camii”nin inşaat defterleri bir sultan külliyesinin neye mal olduğunu, ne boyutta bir iş olduğunu ve en küçük ayrıntılarına kadar nasıl kontrol edildiğini göstererek Sinan olgusunun önemli bir boyutunu açıklamaktadır.(3)
Sinan'ın, çağının simgesi olması bu toplumsal altyapıyı birlikte düşünmeyi gerektirir. Çağın olanakları ile sanatçı vizyonu birleşerek Sinan'ı bir biçim yaratıcısı bir katalizör yapıyor. İmparatorluğun olanaklarına yarım yüz yıl hükmetmiş, sultanların sevgili kulu olarak ölümüne kadar saygınlığını kaybetmemiş büyük bir devlet memurudur Sinan. Bugüne kadar Türk binasının anıtsal çevresine damgasını vurup böyle bir mimarın kimliğini ve yapılarla çeviren anekdotlar ile bir pseudo-Sinan kimliği içinden gerçekle hikayeyi ayırmada büyük bir çaba gerekmektedir. Gerçi bunlar bütün büyük sanatçıların başına gelmiştir.(4)
Günümüz kültür ortamında Sinan’ın büyüleyici ve tek bir insan imgesi, bilinen araştırmaların bir sentezi değil, 16. yüzyıldan bu yana gelen hikayelerin birikimidir. Gerçekten de Sinan'ın sanat kişiliğine, kuramsal tavrına, hatta psikolojik kimliğine bizi götürecek yazılı bir belge elimize geçmemiştir. Onun kimliğine etkin yorumlara ancak yapıtlarının analizinden varılabilir. Ne var ki yapıt yorumlarından psikolojik varlığa uzanmak kolay bir şey değildir.

1. Tarihsel belgelere göre Sinan’ın yaşamı
Sinan'ın Osmanlı'nın ekonomik gücünün, sosyal örgütlenmesinin en yetkin çağında ve kendi özgün kültürünü yarattığı bir yükseliş çizgisinde ortaya çıkarak gerçekleştirdiği ve devletin ve idarecilerin haşmetini simgeleyen mimari yapıdan, Kanuni'den 3.Murad'a kadar uzanan yarım yüzyıldan fazla bir sürede, imparatorluğun fiziksel imgesini oluşturuyor. Onun kişiliğinin ve yapıtının anlaşılması Anadolu- Türk sentezinin anlaşılması için önemli bir giriştir.
Sinan'a ilişkin otobiyografik belgeler, o dönemdeki yapım süreci ve yaşadığı çağ üzerine fazla bilgi vermez. Örneğin Sinan'ın kişiliğine dair bilgiler, çağdaşlarının onun sanatı üzerindeki yargılarını içermez. Kendi çağının insanları ve sonra gelenler, gerçi sanatına ve kendisine büyük övgüler düzmüşlerdir ve düzmeye devam ediyorlar. Fakat nakkaş ve şair dostu Mustafa Sai Çelebi'nin Sinan'ın ardından (kanımca asla Sinan'ın kendi ağzından değil) kaleme aldığı amatörce açıklamaların ötesinde, kendisinin sanat üzerinde herhangi bir görüşü bize ulaşmamıştır. Sinan'ı fizyonomisiyle, düşünceleriyle, psikolojik kimliğiyle tanımıyoruz. Kişiliği üzerine söylenen hikayeler, tarihi bir temele dayanmaz. Ünü olağanüstü bir düzeye erişmiş bir sanatçının çağdaşlar tarafından bu kadar sessizlikle karşılanması, Osmanlı kültürünün, yukarıda sözünü ettiğim düşünce yapısını yansıtıyor. O büyük yapıtların mimarı, imparatorluğun baş mimarı, sanatçı kişiliği ile bile, özel bir kültürel statü sahibi değildir. Sultanın bazı önemli işlerini yapan, işini bitirdiğinde kendisine belki bir hilat giydirilen, büyük bir memur, bir kapıkuludur. Gerçekten de, Sinan'ın Kanuni ya da 2.Selim döneminde, bugünkü kültürel statüsünde olduğunu gösteren kesin bir tarihi işaret yoktur. Burada Hermann Hesse'nin Magister Ludi adlı yapıtının girişinde cam boncuk oyunu (Glasperlenspiel) örgütünden söz ederken söyledikleri Osmanlı kapıkulları için de geçerlidir:
Sonuçta, kişiliğin yok olması, kişinin hiyerarşiye tümel entegrasyonu temel ilkelerden biriydi. Ve yüzyıllar sürmüş bir gelenek içinde bu ilkeye o denli sadık kalınmış ki, bugün o hiyerarşi içinde örnek hizmetler vermiş insanlar hakkında biyografik ve psikolojik bilgiler elde etmek olanaksızdır. Hiyerarşik örgütlenme adsız kalma idealini amaçlar.(5)
O çağın toplumunda mimarinin yeri, işlevi, statüsü ve simgesel işlevi konusunda bilgi ve tanık yokluğu, çağdaşlarının tepkilerini, kendisinin düşüncesini bilememe, bizi Sinan'ın sanatının değerlendirilmesini sadece günümüz yorumlarına dayanarak yapmaya zorlamaktadır:
Mimar Sinan'ın yaşamına ilişkin kaynakların başında genç dostu nakkaş Mustafa Sai Çelebi'nin kendisinin ağzından yazdığını söylediği için otobiyografi diyebileceğimiz iki yapıtı vardır:
Tezkiretü'l-Bünyan ve Tezkiretü'l-Ebniye. Sai Efendi Tezkiretü'l ¬Bünyan'da bunu yazmaya nasıl başladığını anlatır:
Bir gün mutlu padişahın baş mimarı olan Abdülmennan oğlu Sinan, güçsüz bir ihtiyar olunca tarih sahifesinde ad ve şan bırakarak hayırlı dua ile anılmasına vesile olmak üzere, kırık kalpli, değersiz, düşkün olan bu duacı Sai'den, nazım ve nesir olarak, hatıralarını yazmamı dilediler. Elimden geldiğince, (bana) büyük bir huzur ve sevinç kaynağı olan bu kırık ezgili armağanı hazırladım.(6)
Tezkiretü'l-Bünyan ve Tezkiretü'l Ebniye küçük farklarla Sinan'ın yaşamı ve yapıtları hakkında benzer bilgiler verirler. Tezkiretü'l-Ebniye'de yapı listesi biraz daha uzundur. İkincisinde diğerine göre daha fazla yapıt adı vardır.(7) Bu iki tezkirenin tek bir özgün yapıtın kopya ederken değiştirilmiş ve belki sonradan edinilen bilgilerle ikincisinde listeleri biraz genişletilmiş aynı yapıt olduğu söylenebilir. Büyük bir olasılıkla Darezade'nin Selimiye için yazdığı dışında, bütün sözü geçen yapıtlar temelde Sai'nin Tezkiretü'l ¬Bünyanı’na dayanmaktadır. Sonraki müstensihler tarafından bazı değişikliklere uğratılmış olmalıdırlar.
Bu otobiyografik yazmalar dışında Sinan'ın iki vakfiyesi vardır. Bunlardan biri Balat'a ilişkin kadı sicilleri arasında, diğeri Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi'nde bulunmaktadır.(8) Ayrıca birinci vakfiyede daha önce var olan bir başka vakfiyeden de söz edilmektedir. İ. H. Konyalı'nın kitabında Sinan'ın azadlık belgesi (ıtkname), Kanuni'nin vekil-i mutlak'ı olarak yaptığı satışların belgeleri ve satın aldığı bazı gayrımenkule ilişkin "hüccet"ler de yayımlanmıştır. Sinan yapıları üzerindeki diğer özgün bilgiler o yapıları yaptıranların vakfiyelerinde (Süleymaniye, Rüstem Paşa, Mihrimah vakfiyeleri gibi) ve yapılara ilişkin inşaat defterlerinde ya da dönemlerinin ve sonraki dönemlerin tarihlerinde bulunmaktadır. Sinan'ın özel yaşamı hakkındaki bazı bilgiler, hazırlattığı vakfiyelerdedir. Sinan için hazırlanan ikinci vakfiyede onu tanımlayan bir bölümde onca yıl imparatorluğun gözde yapılarının ustası olmuş birine söylenmesi gereken, eşsiz, iyilik sevenlerin meliki, yardımsever gibi övgülerin yanı sıra Sinan "Ayn-i ayan-ı mühendisin, zeyn-i erkan-ı müessisın, üstad-ı cehabizetü'zzaman, reis-i cehabizetü'd-devran, öklidis elasr-ı ve'l-evan, mimar-ı, sultanı ve muallimi hakanı", bugünkü dille “mühendislerin gözbebeği, büyük kurucuların süsü, çağının bilginlerinin ve bütün çağların ustası, kendi çağının Öklid'i, sultanın mimarı ve imparatorluğun öğretmeni” diye tanımlanır. İustinianos'un Ayasofya'yı fizikçi ve matematikçilere yaptırmasından bin yıl geçtikten sonra mimarbaşı Sinan Ağa'nın, çağının en büyük mühendisi ve çağının Öklid'i gibi gösterilmesi büyük yapı tasarımı ile matematik arasında eski Mısır ve Antikiteden bu yana, hiç olmazsa kavram olarak var olan ilişkinin Osmanlılar için de değişmediğini göstermektedir. Fakat Sinan'ın Antemios gibi bir matematikçi olmadığını, önce bir marangoz, sonra bir asker mühendis olarak uygulama içinde yetiştiğini biliyoruz. Tezkiretü'l Ebniye'nin manzum bölümünde kabiliyetinin tanrı vergisi olduğunu, fakat çok çalıştığını söylerken kendisini marangozlukta yetiştiren üstadını Tanrının cennet makamına çıkarmasını dilemektedir.
Hakkın bir lütfu imiş kabiliyet
Kılup cehd eyledim tekmili sanat
Huda şad eyleye ruh-i revanın
İde firdevs-i a'lada makamın
Benim Üstadımın kim aferin bâd
Beni neccarlıkda kıldu üstad
Yoluyla, sanatımla, hidmetimle
Çalişdım ta tufuliyyet çağında
Dahi aktan içinde gayretimle
Yetişdim Hacı Bektaş ocağından
Sinan’ın ailesi
Sinan'a ilişkin bütün yayınlarda kendi tezkirelerinden alınarak yinelenen yaşam hikayesi, devşirme çocukları içinde yükselenlerinin ortak özelliklerini taşır. Sinan'ın yaşamına ve ailesine ilişkin belgeleri bulup yayımlayan, ayrıntılı olarak inceleyen ve tartışan İ.. H. Konyalı'nın kullandığı belgeler, hiçbir yoruma gerek kalmadan Sinan'ın Anadolu'dan devşirildiğini açıklar. Sinan'ın Kayserili olduğunu kesin olarak gösteren en önemli belge II. Selim döneminde Kıbrıs fethedildikten sonra Kayseri bölgesindeki “zimmi”lerin adaya yerleştirilmeleri sırasında hassa mimarbaşı olan Sinan'ın sultana bir mektup göndererek akrabalarının affedilmesini istediğini bildiren ve Akdağ Kadısı'na gönderilen Aralık 1573 tarihli bir hükümdür. Bu hüküm de “kendi sakin olduğu Ağırnas nam karye halkı ve ahar karyede sakin alan akrabası Kiçi (küçük) Bürüngüz'den Sarı oğlu Düğenci ve Karye-i Üskübü'den Ülise ve Kudnişan adlı zimmilerin Kıbrıs'a sürgün olmaktan affolunmaları istida eyler müşarünileyhin sabıkan sakin olduğu zikrolunan karyesi ve akrabasından olan mezkur zimmiler Kıbrıs'a sürgün olmaktan affolunmak emredip buyurdum ki ... " denilerek başmimarın Ağırnaslı akrabalarının da zimmi olduğu belirtilmiştir. Karaman beylerbeyi o sırada Karaman'a bağlı olan bu bölgedeki hangi zimmilerin Kıbrıs'a sürülmeyeceği konusunda daha aydınlatıcı bilgi isteyen bir mektubu İstanbul'a göndermiş, 20 Ramazan 981'de (Aralık 1573) kendisine verilen yanıtta özellikle Sinan'ın köyündekilerin affedildikleri bildirilmiştir. Konyalı, Ağırnas'ın hiç Ermenisi olmayan bir Rum köyü olduğunu ve Rumlar’ın bu köyü bırakmadan önce Taşçıoğlu adlı bir Rum Ailesi’nin Sinan’ın kendi ailelerinden geldiğini söylediklerini nakleder. Konyalı, Sinan'ın köyüne ilişkin belgeler içinde 1584 yılında yapılan bir tahrirde köydeki 189 vergi mükellefinin sadece beşinin Müslüman olduğunu, köyün üç mahallesinde yaşayan bu Hıristiyanların Türk ve Müslüman adı taşıdığını ve Sinan'ın mektubunda sözünü ettiği akrabalarından Düvenci adını taşıyan dokuz Hıristiyanın bu tahrirde yazılı olduğunu saptamıştır, Bu belgede Hıristiyan yerine Gebr (=ateşe tapan), Zerdüşt, Mecusi sıfatı kullanılmıştır. İlginç Selçuk adları taşıyan bu halkın Hıristiyan Türk mü, Mecusilik’ten Hıristiyan olan Türk mü ya da Türk etkisinde adını değiştiren Hıristiyan mı olduğu anlaşılamamaktadır. Fakat Sinan kardeşinin çocuğunu İstanbul'a getirerek Müslüman yaptığına ve köyün diğer adlan Rum adı olduğuna göre, Sinan'ın da Rum devşirmesi olması gerekir. Sinan'ın bu bölge ile ilişkisi yaşamı boyunca sürmüş, köyünde bir çeşme yaptırmış, Gergeme köyünde bir değirmen sahibi olmuş ve Ağırnas civarında bir çiftlik almaya da teşebbüs etmiştir.(9)
Sinan'ın birinci vakfiyesinde Sinan'ın "efendisi ve mutiki" olan merhum İbrahim Paşa'dan söz edilmektedir. Sinan bu vakfiyesinde İbrahim Paşa vakfına mütevelli-i kebir olan kimsenin kendi vakfına da mütevelli olması koşulunu koymuştur. Bu İbrahim Paşa'nın Kanuni'nin ünlü veziri Damat Maktul İbrahim Paşa olduğunu kanıtlayan Konyalı, Sinan'ın Ağırnas'a sonradan geldiğini, daha önce İbrahim Paşa tarafından satın alınmış ya da esir edilmiş, azad edildikten sonra Ağırnas'a yerleşmiş olabileceğini söyler. Bunu kanıtlamak olanağı yoktur. Bütün bu serüvenlerin Sinan'ın çocukluğunda olup bitmiş olması gerekir. Bir Hıristiyan delikanlısı olarak Ağırnas'tan devşirilmiş olduğu anlaşılmaktadır.
Tezkiretül-Ebniye'nin mensur kısmında Sinan'ın hayatı şöyle özetlenmiştir:
Ba'dehu bu abdi hakir ve kesirü't-taksir rac-i rahmet-i Rahman reis-i mi'maran Sinan İbn-i Abdülmennan merhum ve mağfırünleh seyfü'l-İslam Sultan Selim Han İbn-i Sultan Bayezid Han aleyhirrahmeti ve'l-gufran hazretlerinin zaman-ı saltanatlarında devşürme gelüp şerefi İslam ü iman ve hidmet-i ekabir ü ayan ile müşerref olup merhum ve mağfurünleh Sultan Süleyman Han-ı Gazi devrinde yeniçeri olup Rodos ve Belgrad seferlerin bile idüp atlu sekban oldukta Mohac seferine varup acemi oğlanlar yayabaşılığı müesser oldu. Hidmet-i tam ve mürur-ı eyyam ile kapuyayabaşılığı ihsan olunup ba'de zaman zenberekçibaşılık tarikiyle azimet-i Alaman¬-ı bednihad ve sonra azmi Diyar-ı Bağdad müyesser oldu. Andan geldikte haseki eylediler. Yine Şah-ı Cihan ile Korfoz ve Pulya ve Karaboğdan seferleri olup nice feth ü rutuh müyesser oldu. Ol tarihde bu hakiri müstehak görüp reis-i mi'maranı dergah-ı ali eylediler. Biavnillahi’l-melikü’l-müteal. Bu zamana gelince hidmet-i padişabıye iştigal gösterup manzur-ı ehl-i hüner olacak binalar bünyad eylemek nasib oldu. Elhamdüllahi Rabbil'alemin.(10)
Tuhfefü'l-Mimarin'de de “Abdullah oğlu olmakla sînîn-i sabıkada kanun-î münif-i Osmaniye ve ayîn-i latîf-i hakaniye üzre vilayet-i Karaman ve bilad-i Yunan'ın devşirme oğlanlarıyla deri devlete gelüp ve anda birkaç zaman taşrada bazı hidematda kullanılup ta ki acemi oğlanlığı payesini katedip yeniçeri olmak rütbesine erişdi" denmektedir. Orta Anadolu köylerinden devşirme alınması, Rumeli'ye göre daha sonra ve sınırlı olmakla birlikte, 15. yüzyılda Anadolu'dan da devşirme toplanmıştır. Sinan, Kanuni zamanında acemi oğlanlıktan çıkıp Rodos (1522) ve Belgrad (1521-23) seferlerine yeniçeri olarak katılır. Bu sıralarda yeniçerilerin daha seçme bir sınıfı olan sekbanların süvari bölümüne ayrılmıştır. Mohaç seferinden (1526) sonra acemi oğlanları yayabaşısı (bölük kumandanı derecesinde subay) olur. Giderek rütbesi yükselmiş, Orta Avrupa ya da Alaman seferinde (1529-32) zenberekçibaşı, yani ağır bir ok türü olan zemberekle silahlanmış yeniçeri ortasının komutanı olmuştur. Bağdat seferine (1534; Matraki'nin resimlediği ünlü sefer) yine zenberekçibaşı olarak katılmış, Bağdat dönüşünde "haseki" unvanıyla doğrudan sultanın hizmetine girmiştir.
Ordu hiyerarşisinin basamaklarında yükselirken yapıcılıkla (ya da istihkamcılıkla) ilgili çalışmalar yapmış olduğu kesindir. Van Gölü'nü geçmek üzere yaptığı teknelere ilişkin bilgiler, marangozlukta usta olmaktan öteye strüktürel tasarım konusunda da yaratıcı bir sanatçı olduğunu düşündürüyor. Sinan acemi oğlanların yayabaşısı olmuştu. Acemioğlanları büyük inşaatların gedikli işçileriydi. Büyük bir olasılıkla Sinan yayabaşılığı sırasında özellikle yapı işlerinde çalışmıştır. Marangozluk onun ordu için köprü yapma etkinliklerine temel oluşturmuş olmalıdır. Ordunun Korfu, Puglia (1537) ve Karaboğdan (1538) seferlerine katılıp Prut üzerinde, tarihimizde ünlü bir köprü kurduktan sonra, otobiyografideki deyimle “Reis-i Mimaran-ı Dergah-ı Ali”, başka bir deyişle, Hassa Mimarbaşı tayin edilmiştir. Böylece Orta Anadolu'nun bir Hıristiyan köylü çocuğu, ulusları, ırkları ve inançları kozmopolit düzeninin potasında eriten imparatorluğun sadrazamları, vezirleri gibi devşirmelikten yetişen katıksız bir Osmanlı sistemi ürünüdür. Osmanlı devlet örgütünün basamaklarını, o günkü devlet düzeninin verdiği olanaklar ve kendi yetenekleriyle tırmanarak Türk-İslam uygarlığının en başta gelen temsilcilerinden biri olmuştur, Sinan'ın yaşamında devletin kendi yapısı içindeki insan gücünü seferber eden, bir bakıma toplumun sunduğu bütün olanakların sentezini yapan güçlü yapısı ortaya çıkmaktadır.
Sinan'ın doğum tarihini bilmiyoruz. Yüz yaşına kadar yaşadığı söylencesi vardır. 1521'de yeniçeri olarak seferlere katılmaya başladığı ve acemi oğlanlık dönemi göz önüne alındığında, yüzyıl dönümünde doğmuş, on beş yaşlarında devşirilmiş ve öldüğü tarihte (1588) doksan yaşını bulmuş, belki de geçmiş olduğu söylenebilir. Mimarbaşı olduğu zaman kırk yaşlarında olmalıdır. Fakat yüz yaşını geçmiş olduğu rivayetini kabul etmek zordur. Bu yaş tahmini, ünüyle birlikte artmış olmalıdır. Eğer bu doğru olsaydı kendisinin hiç olmazsa yirmi yaşından sonra devşirilmiş olması gerekirdi. Bu yaş devşirme için geç sayılabilir. Risale-i Mimariyye'de 107 yaşında, Seyahatname'de ise, Evliya'nın alışılmış abartmasıyla 170 yaşında öldüğünün söylenmesi, daha o zamanlar hakkında efsane üretildiğini kanıtlamaktadır. Fakat ölünceye kadar mimarbaşı olarak kaldığı kesindir. Kanuni Sultan Süleyman'a mimarbaşı olarak yirmi sekiz yıl, 2. Selim'e sekiz yıl, III. Murad'a on dört yıl hizmet etmiş olan Sinan'ın türbesinde Sai'nin yazdığı ölüm tarihi H. 996'dır (1587/88). Hazirenin mezar anıtının başucundaki dua penceresi üzerinde hattat Karahisari tarafından yazılan Kitabede tarih mısraı şudur:
Giçdi bu demde cihandan mimarân Sinan (966)
Kendisine yazılan en son hüküm 26 Safer 996 (28 Aralık 1587) olduğuna göre 1588 kış aylarında öldüğü söylenebilir. Sinan'ın kendisine yaptırdığı türbe ve hazire Süleymaniye külliyesinin kuzey doğusundadır. Fakat özgün biçimi restorasyonlarda değişmiştir.(11)
Sinan'ın biyografilerinde resmi yaşamına ilişkin bu bilgiler vardır, ama özel yaşamına ilişkin bilgi azdır. Konyalı'nın yayımladığı belgeler bir Osmanlı büyük memuru olarak Sinan Ağa'nın sosyal yaşamına ışık tutan bazı bilgiler içermektedir. Sinan'ın soyağacını çıkaran Konyalı, vakfiyelere dayanarak, beş kızı, iki oğlu olduğunu yazar.(12) Otuz beş torunu, Derviş Çelebi ikinci vakfiyesinde vakıf mütevellisi olarak belirtilmiştir. Sinan H. 971 (1563) tarihli vakfiyesinde o sırada sağ olan karısı Gülruh'a bazı gelirler bırakmıştır. İkinci vakfiyesinde Mihri adlı ikinci karısının da adı geçmektedir. Konyalı, Sinan'ın türbesindeki ikinci mezarın bu karısına ait olduğu kanısındadır. Torunu Mehmet Bey'in kızı Fatma Hanım'ın mermer mezarı da Edirne'de Nazır Çeşmesi mezarlığında bulunmuştur. (Çok güzel ve az bulunur bir tasarımı olan bu mezar, Sinan ailesinin Osmanlı toplumunun itibarlı, üst katlarında bulunduğunu belgeleyen bir yapıttır.)
Sinan'ın 971 tarihli vakfiyesinde 25 yıl kadar hassa başmimarlığı yaptıktan sonra hatırı sayılır bir mal varlığına sahip olduğu görülüyor. Bu vakfiyede 23 ev, 34 dükkan, 1 değirmen, 1 bostan, 1 kayıkhane, 2 menzil, 5 çeşme, 3 mektep ve 1 mescitten söz edilmektedir. Köle ve cariyelerine ilişkin bir vakfiyesi daha vardır. Bunların sayısı anlaşılmıyor. Fakat kendisi öldükten sonra azat edilmelerini vasiyet etmiştir. Sinan'ın vakfiyelerinde sahip olduğu evlerin arasında Süleymaniye'de türbesinin yanında olan büyük evi özellikle yeğlediği vakfiyesinden anlaşılmaktadır.(13) Bu onun kendisine yaygın ün kazandıran büyük külliyeye duygusal bağının ifadesi olarak görülebilir. Yaptırdığı mescid ise Eski İmaret Camisi'nin yanında kışlık ve yazlık bölümleri, küçük fakat güzel ve özgün bir minaresi olan ve bugün mevcut olmayan bir yapıdır. Sonradan, kendisinin vasiyetine göre bir minber konularak camiye çevrilmiştir.(14)
2. Hassa Mimarbaşılığı ve Hassa Mimarları Ocağı
Osmanlı devlet örgütünde bir Hassa Mimarları Dairesi vardı. Buraya mimar yetiştiren kurum ise mimarlar ocağıydı. Mimarbaşıların genellikle ocaktan yetişenler arasından seçilmesine dikkat edilirdi. Bununla beraber bu örgütün tam olarak ne zaman kurulduğu belli değildir. Sinan böyle özel bir ocaktan değil, yeniçerilikten yetişmedir. Osmanlı devlet örgütünde askeri ve askeri olmayan ödevler arasında, birçok hallerde mutlak bir ayrılık olmadığından, ordunun istihkam ve mühendislik işlerini gören fen adamlarıyla, sarayın veya başkentin yapılarını, suyollarını yapanların farklı statülerde olması gerekmiyordu. Nitekim İstanbul'da ve imparatorluğun başka yerlerindeki yapı ve tamir işlerini yürütmekle görevli heyette İstanbul Ağası, Acemioğlanları Ağası gibi subaylar da bulunuyordu.
Sinan'ı mimarbaşılığa götüren yol, marangozluktan başlayan, acemioğlanları yayabaşılığından geçen bir yoldur. Bir tasarımcı olarak yetişmesinde de İran ve Irak'tan Dalmaçya ve Orta Avrupa'ya kadar sayısız ülkeyi gezmesi etkili olmuş olmalıdır. Batı İran’da ve Irak'ta Selçuk ve Moğol, Avrupa'da ortaçağ, Rönesans eserlerini, Anadolu'da antik yapıları, Bizans, Ermeni, Selçuk, mimarilerini, kuşkusuz anlayan bir gözle görmüş ve belki de incelemişti. Adriyatik kıyılarında da Rönesans esintileri görmüş olabilir. Bağdat seferinde Osmanlı Ordusu Sultaniye'de dört gün mola verdiğinde Olcaytu Hüdabende Han'ın büyük türbesini görmüştür. Bu rastlaşma Sinan'ın gelecekteki tasarımları üzerinde etkili olmuş olmalıdır. Gerçekten de sekizgen yüksek kaidesi üzerinde kubbesini çeviren köşe kubbeleriyle Sultaniye'deki büyük mezar yapısı Selimiye'ye işaret eden bir tasarımdır. Kendi mimarbaşılığında tamir edilen Kubbetü's-Sahra'da bulunduğuna ilişkin bir belge yoksa da, 1584'te hacca gittiği zaman Kudüs'e de bir ziyaret yapmış olabilir. Fakat yapının biçimini ve özelliklerini daha önceden bildiği varsayılabilir. Bu tarih vizyonunda Anadolu'nun bütün Romalı ve Bizanslı bileşenleri deney ve ürün olarak Sinan'ın önündeydi. Hatta Kanuni'nin türbesinde, tümden değişik bir biçimsel düzen ve üslup içinde de olsa, Diokletianos'un Split'teki mozolesinin plan şemasını görmek şaşırtıcı olmamalıdır.
Büyük bir olasılıkla da, daha önce varlıklarını bildiğimiz mimarbaşıların emrinde bir saray örgütü olan Hassa Mimarları Ocağı, Sinan'ın döneminde olağanüstü bir yapı etkinliği süreci içinde etkili bir kurum haline gelmiştir. Hassa mimarbaşı yapılardan, şehre su getirilmesinden, piyasada inşaat malzemesi fiyatına kadar her şeyden ve bütün imparatorluktaki inşaatlardan sorumluydu. Bu ocakta kesin bir hiyerarşik düzen olduğu söylenebilir. Mimarbaşıdan sonra subaşı geliyordu. Sinan H. 992 (1584) tarihinde hacca gitmiş, yerine vekil olarak Subaşı Mehmed Ağa'yı bırakmıştı. Yanında yetiştirdiklerine ustalık çıraklık ilişkileri dışında ders de veriyor muydu? Cafer Çelebi, Sedefkar Mehmed Ağa'nın ondan Hasbahçe'de geometri bilimi ve mimarlık sanatı öğrendiğini yazarken böyle bir süreç anlatmak istemiş olabilir mi? Bu eğitimin içeriğini ve niteliğini tanımlamak zordur. Sinan'ın döneminde Hassa Mimarları Ocağı'nda çalışan mimarların bir bölümü kendisi gibi devşirme, bir bölümü Hıristiyan, ancak küçük bir bölümü Müslümandır. Hıristiyanların hemen hepsinin Rum olması Sinan'ın özel bir eğilimini yansıtabilir. 1582 tarihli mühimme defterindeki bir kayıtta Ferhad Paşa ile Doğu seferine gönderilen 14 hassa mimarından 9'unun Rum olduğu belirtilmiştir. Sinan'ın 1563 tarihli vakfiyesindeki 41 tanıktan onu mimardır. Bunların yedisi Sinan gibi devşirmedir. Diğer tanıklardan 14'ünün de devşirme ya da mühtedi olduğu anlaşılmaktadır.(15) Süleymaniye inşaat defterlerinde de Müslüman ve Hıristiyan ustalar ve işçiler arasındaki oranın buna benzer olduğu görülmektedir. Bu imparatorlukta zanaat ve sanat alanlarının örgütlenmesinde, dinin, büyük bir rol oynamadığını göstermektedir. Saraya hizmet verenlerin çoğu devşirme olduğu, sultanların anaları da, genelde Hıristiyan kökenli esirler olduğu için, çalışanın etnik ve dini kökeni Osmanlı yönetici sınıfı için bir sorun olmamıştır. Burada ne Osmanlı tebası olan Hıristiyanların özel olarak övüneceği, ne de bütün büyük yöneticileri dönme olan Türklerin yerineceği bir durum vardır. Osmanlı devleti kozmopolit görüşlü bir saltanat felsefesinde temellendirilmişti. Din de bu devlet kavramının bir bileşeniydi.
Hassa mimarları da bütün zanaat işlerini gören Ehl-i Hiref gibi sarayın dış hizmetlileriydi. Bu iki sanatçı grubu çok sıkı ilişkiler içinde olmuş olmalıdır. Çünkü kırk beş bölük Ehl-i Hiref içinden nakkaşlar, çiniciler (kaşiler), marangozlar (neccaran), hattatlar, alçıcılar, çilingirler, yaldızcılar gibi birçoğu, mimarlarla sürekli işbirliği içindeydiler.(16) Osmanlı ülkesinin en büyük sanatçıları sarayın gereksinimleri için çalışırken, kuşkusuz olağanüstü bir sanat atmosferinde yaşıyorlardı. 1575 tarihli bir Ehl-i Hiref defterinde 898 zanaatkar kayıtlıdır..(17) Sinan döneminde hassa mimarları 43 kişiydi. Bu neredeyse bin kişiyi bulan bir zanaatkar topluluğunun saray için sürekli çalışması demektir. Bu toplulukta sanatçı genel olarak anonimdir. Ancak herkesin takdirini kazanmış büyük sanatçıların adları bugüne kalabilmiştir.
Tezkirelere göre, Sinan mimarbaşı olduktan ömrünün sonuna kadar 477 yapı ve onarımın tasarlayıcısı ya da sorumlusu olmuştur. Bunların 300 kadarı İstanbul ve çevresindedir. Ne kadarının doğrudan Sinan'ın elinden çıktığını söylemek olanaksızdır. 971 (1563) tarihli vakfiyeye göre, Sinan aynı zamanda sultan yapılarının “emini”dir. Fakat başka illerdeki yapıların başına halifelerini gönderdiğini biliyoruz.
Sinan'ın mimari proje üretmesinin doğasını anlamak için başında olduğu örgütün nasıl çalıştığım bilmemiz gerekir.
"Mimar Ağa" sıfatı, Sinan'a devlet örgütünde üstlendiği görev dolayısıyla verilmişti. "Koca Sinan" ise çok yaşamış olmasının getirdiği lakaptır. Onu çağdaşlarının gözünde devleştiren, sultanlar için yaptığı büyük kubbeli yapılarla, İstanbul suları için yaptığı büyük su kemerleridir. Pır-i mimaran en usta mühendistir. Göğe asılmış gibi duran büyük kubbeleri inşa etmek, mimarlıkla mühendisliğin ayrı olmadığı o çağda, bir yapıcının gücünü gösteren en önemli gösterge olmuştur. Sinan'da bir Alberti düşünmek olası değildir. Kendi çağında Sinan’a "mühendislerin gözbebeği", "Çağının Öklid'i" demeleri temeli geometride atılan bir mimari yaklaşımın ifadesidir. Viollet-le-Duc'ün deyimine uygun olarak ona büyük bir artiste-contructeur diyebiliriz . Sinan eliyle çalışan bir zanaatkardı. Genç Sangallo gibi marangozluktan yetişmişti. Orduda mühendisliği ile ün yapmıştı. Sinan’ın mühendisliği önemli bir uğraş olarak gördüğü İstanbul'un büyük suyollarına önemli yapıtları olarak dile getirilmesinden anlaşılmaktadır:
Yapup kavs-i kızah gibi kemerler
Çıkardık suları şehre beraber
Olup câri ol âb-ı pür-safada
Yapıldı çeşme üç yüzden ziyade
Otobiyografilerde oldukça sınırlı ve doğrusu istenirse Sinan'ın profesyonelliğine hiç de yakışmayan bir dille ifade edilen düşünceler, onun strüktürel beceriye ve yapıcılığa verdiği önemi belirtir. Fakat mühendis Sinan'ın yanında bir de mimar Sinan vardır.
Gerçi ilk büyük sultan camisi olan Şehzade'de merkezi planlı bir şemayı kullanmasının ideal bir plan aramaktan çok, kubbeli strüktür için en rasyonel taşıyıcı sistemi gerçekleştirmek amacına dönük olduğu söylenebilir. Osmanlı cami mimarisinin gelişme çizgisi içinde Sinan ilk aşamada, kare tabanlı çardaktan varılabilecek en ideal şemaya ulaşmıştı. Bu şema gerek strüktür rasyoneli açısından, gerekse soyut bir merkezileşme eğilimi açısından, iki yüz yıllık bir denemeler serisini tamamlıyordu. Dünyanın bütün anıtsal mimari üsluplarında kubbeli yapının vardığı son plan aşaması, genellikle simetrik bir payanda sistemi ile kubbe çevresinde mekanın bütünleşmesidir. Fakat Sinan'ın Şehzade'den sonraki yapıtları, Şehzade'de de hemen ulaşılan bu sonucun, yani şemanın soyut mükemmelliğinin Sinan'ı tatmin edecek bir olgu olmadığını gösteriyor. Sinan bütün yaşamı boyunca soyut idealleri bir kenara koyarak, hatta denenmiş şemaları da yineleyerek, tükenmez bir ısrarla, kubbeli mekanda en mükemmeli arama çabalarını sürdürmüştür. Bu denemelerinde sadece daha büyük kubbeyi ayakta tutacak strüktür sistemini arasaydı, mühendis Sinan olarak kalırdı. Fakat o strüktürlerle eşleşen mekan tasarıları, o tasarıların zenginliğine paralel bir morfolojik sözlük, o sözlükle elde ettiği varyasyonlar ve sanatsal ifade ile olağanüstü bir mimari dehanın varlığını kanıtlamıştır. Kaldı ki Sinan Şehzade'de kendinden önceki dönemlerin dolu duvar geleneğini yıkarak strüktürel tasarımdan öte endişeleri olduğunu da daha başından dile getiriyordu.
Sinan'ın başmimarlığına rastlayan yarım yüzyıllık dönemde (1538 -1588) gerçekleştirdikleri, kendinden önce var olanları olağanüstü bir çeşitlilikte geçmesi, olanakların azametini unutmasak bile, ancak onun dehasıyla açıklanabilir. Sinan, kendine ait olduğu bilinen her yapısında, örneğin Haseki imaretinde, bir Mağlova kemerinde usta elinin varlığını kanıtlayan bir sanatsal ayrıcalık, özgün bir biçimsel ifade yaratmıştır. Fakat dünya mimari tarihindeki yerini sadece bu ustalıklar sayesinde elde edemezdi. Bu ustalıklar Osmanlı mimarisinin başka dönemlerinde, örneğin Bayezid Camisi'nin ustası Yakupşah'ı, Yeşil Cami'nin mimarı Hacı İvaz Paşa'yı, Balat (Milet) Camisi'nin adı bilinmeyen mimarını yapılarıyla orantılı olarak üne kavuşturmamıştır. Sinan dünya mimarlık tarihine büyük kubbeli yapıya yeni bir kimlik kazandıran, bir mimari üslubu bütün boyutlarıyla geliştiren ve kubbeli yapının varlığındaki potansiyel mekan strüktürlerini açıklığa kavuşturan bir yaratıcı olarak geçmiştir. Bunu sağlıklı bir içerikle evrensel bir tarih vizyonuna oturtmak bir Sinan biyografisinin temel amacı olmalıdır.
3. Sinan'ın Yapılarında "Müelliflik" Sorunu
Sinan hem saray hem de onunla özdeşleşmiş bir devlet kurumunun başı olarak hâlâ kendi eliyle iş yapan bir ortaçağ mimarı, kökeni taşçılık olan bir heykel ya da taş ustası, sadece bir architectus, caementarius ya da inşaatın başındaki magister operi, magister fabricae değildi. İlk tasarımı hazırlayan ve "resmini" sultanlara ya da başka patronlara kabul ettiren bir tasarımcı olarak, Vasari'nin mimar adını verdiği yedi sanatçı, Bramante gibi bir mimardı.(18) Brunelleschi ve Antonio da Sangallo gibi zanaatkar kökenli bir yapı ustasıydı. Prut üzerinde on günde büyük bir ahşap köprü kurabilecek bir inşaat mühendisi, Van Gölü üzerinde gemi inşa edebilecek bir marangoz ustası, kendi çağı için bir tasarımcıydı. Marangozluğuyla iftihar ederdi.(19)
15. yüzyılda İtalya'da ressam ve heykeltıraşların yanı sıra kuyumcular ve marangozlar da mimar olmuşlardır. Arnolfo di Cambio'nun bitiremediği Floransa Katedralinin kubbesinin kapatılması için 1418'de yapılan yarışmaya bir modelle katılanların arasında sekiz marangoz ustası vardı.(20)
Doğrusu istenirse, mimar ve onunla eşdeğerdeki mühendis sözcükleri Türkiye'de 15. ve 16. yüzyılda, İtalya'dan daha bilinçli kullanılmıştır. Fakat mimarlara, büyük önem verildiği de söylenemez. Hassa mimarları ya da Sinan'ın özel durumu dışında, bu statünün o kadar önemli olmadığı, o çağın yazınında Sinan ve başka mimarlar hakkında çok az söz edilmesinden anlaşılmaktadır. Bina eminleri ve özellikle patronlar daha önemlidir. Aynı şey İtalya'da da gözlenmektedir.(21)
Sinan bu statüyü aşan belki de tek Osmanlı mimarıdır. Süleymaniye'yi sultana söz verdiği zamanda bitirdiğinde caminin açılışında padişah Sinan'a "Gel azizim, bina eyledüğin beytullahı sıdk u safa ve dua ile yine sen açmak evladır" diyerek caminin anahtarını ona verir. Sai Çelebi'ye göre bu olaydan sonra Sinan şunları söyler:
Ben ki mimar-ı mübarek-i mukaddemim
Ben ki pir-i hankâh-i âlemim
Hakk bilür yapdım nice beytullah
Nice bin mihrâb kıldum secdegôh
Burada Rönesans mimarının entelektüel övünüşünün yerine, dünyayı bir hankah olarak gören mimarın kendisini pir ilan etmesi vardır. Antik, Bizans, İslam, Avrupa Ortaçağı ve Rönesans mimarlarıyla karşılaştırdığımız zaman Sinan'ı değişik kategorilere koyabiliriz. Ayasofya mimarı Antemios gibi kitapları ortaçağda okunan bir matematikçi ve fizikçi değildir. Divriği bezemesinin ustası ve camiye adını kazımış Ahlatlı Hurremşah gibi bir yapı ustası da değildir. Bir loncadan da yetişmemiştir. Osmanlı eğitim sistemi içinde marangoz olarak yetiştirilmiş bir yeniçeri, sultan hizmetinde bir askerdir. Belki Rönesans'ın büyük ressam, heykeltıraş ve mimarlarının kültürel statüsüne sahip değildir. Fakat hassa mimarbaşı olmanın, o sanatçıların hiçbirinde olmayan prestijine sahiptir. Mimarinin geometriye ve matematiğe dayalı tanımı Roma çağından bu yana Avrupa'da hiç değişmemiştir. Vitnivius'u ortaçağ manastırlarında da okuyorlardı. Ne var ki Osmanlı mimari tarihinde Sinan'ın yapılarını didaktik bir söyleme oturtacak belgeleri bulamıyoruz. Avrupa arşivlerinde vaziyet planlarından silme takımlarına kadar desenler, Villard de Honnecourt notları, mimari programlar ya da estetik ve simgesellik üzerinde tartışmalar içeren yazmalar, yapıların betimlemeleri, duvarcı loncalarının örgüt şemaları, yapı hesapları, mimar portreleri ve yapı alanını gösteren desenler vardır.(22)
Sinan ve Mehmed Ağa hakkındaki biyografik bilgiler, vakfiyeler ve inşaat defterleri dışında, yapıtlara, mimarlara ve sanat kuramına ilişkin bilgiler henüz elimize geçmemiştir. Bu kaynakların zamanla ortaya çıkacağı düşünülebilir. Şimdiye kadar en büyük boşluk, varlığı kesin olan yapı çizimlerine ilişkin Sinan döneminden bir veri bulunmamasıdır. 16. yüzyılın mimari açıdan en öğretici desenleri Matraki'nin ve Hünername'nin bazı minyatürlerinde(23), su yolları haritalarında buluyoruz.(24) Bunlar ölçekli değildir. Hatta tam bir benlik kaygısıyla da çizilmemişlerdir. Fakat mimari eskizin varlığını kanıtlarlar. Sinan çağında yapıların cephelerinin çizildiği kesindir. Belki de, Ünlü St. Gall manastır vaziyet planı gibi vaziyet planları da çizilmiştir. Maket yapıldığını yine minyatürlerle anlatılan yaşam sahnelerinde saptıyoruz. Bunların en ünlüsü de Süleymaniye maketidir.(25) Kaynaklarda sözü edilen "resim" sözcüğü, padişaha beğendirmek için mimarların bir proje yaptıklarını gösteriyor.(26)
Hassa Mimarlar Ocağı bir Rönesans bottegası gibi düşünülebilir. Burası Sinan'ın yanında yetişilen bir okuldur. Sinan sultan ailesinin büyük projelerini gerçekleştirirken, bu atölyenin kalfaları ve çırakları da imparatorluğun dört köşesinde diğer yapıları ve inşaat işlerini gerçekleştirmişlerdir. İstanbul' dan hemen hemen hiç ayrılmadan imparatorluğun çeşitli köşelerinde Sinan'ın yapı listelerinde görülen yapıların inşaatı, Sinan'ın uygun gördüğü resimleri yerinde uygulayan hassa mimarlarının işidir.
Bu olasılık kabul edildiği zaman, Sinan'ın yapıtındaki birçok olayı daha iyi, anlamak mümkündür. Örneğin Sinan Süleymaniye maketini sunduğu zaman, Kanuni onun Ayasofya'ya benzeyen bir yapı yapmasına onay vermiş olmalıdır. Sinan kalfalarını Anadolu inşaatlarına yolladığı zaman onlara bir plan ve cephe de vermiş olabilir. Tezkirelerdeki listelerde kayıtlı yapıların Sinan tarafından yapılmadığı açıktır. İstanbul'da Süleymaniye Külliyesi yapılırken (bitimi 1557), Şam'da yine Sultan Süleyman adına bir başka külliye (bitimi 1553/54) yapılıyordu. Süleymaniye inşaatı sırasında sultan tarafından inşaatın yeteri kadar hızlı gitmediği için suçlanan 'Sinan'ın o sırada Şam'a gitmesi olanaksız olduğu gibi, mimarbaşı olduktan sonra Edirne dışında, İstanbul'dan fazla uzaklaşmış olduğuna ilişkin hiçbir belge de yoktur. Kaldı ki başkentin suyundan, yollarına ve inşaat malzemesi sorunlarına kadar inşaat etkinliklerinin tümünden sorumlu bir görevli olan mimarbaşının, sultan istemedikçe bir yere gitmesine de olanak yoktur. Nitekim Selimiye yapılırken Edirne'den ayrılamamıştır. Manisa'da Muradiye Camisi'nin İstanbul'dan gönderilen mimar Mahmud ve Mehmed tarafından bitirildiğini kayıtlarda görüyoruz. Sinan'ın listelerindeki bütün önemli yapılar başkenttedir, Ancak bu listelerdeki bazı yapılar ona yakışmayacak niteliktedir. Bu yapıların ana şemalarının Sinan tarafından hazırlandığı düşünülebilir. Fakat uygulamaları, yapının önemine göre İstanbul'dan gönderilen mimarlar yapmıştır. Sinan tarafından belirtilen ana fikrin, onun halifeleri tarafından değişik şekilde gerçekleştirileceği açıktır. Yapı ayrıntılarıyla sultanların camileri dışında ilgilenmemiş olabilir. Pencere silmeleri, kornişler, sütun başlıkları, mukamaslar türünden ayrıntılar dönemin genel geçer tipolojilerine uygun olarak karşımıza çıkıyorlar. Ne var ki Şehzade Camisi ya da Türbesi, Süleymaniye, Selimiye gibi yapılarda bir sütun başlığı ya da bir palmet dizisi türünden motiflerde mimarbaşının seçimi öngörülmelidir. İmparatorluğun her tarafındaki yapı eyleminin baş sorumlusu olan Sinan'ın kolektif bir üretimin başındaki kişi olduğunu unutmamak gerekir. Teodorik'in (491-526) sekreteri Cassiodorus'un mektuplarında (Variae) saray mimarının, architectus publicorum'un görevlerini gösteren satırlarda "duvar ustalarının, mermer yontanların, pirinç dökenlerin, kemer ve tonoz örenlerin, sıvacıların, mozaikçilerin hepsi emir almak için sana gelecekler ve hepsine uygun yanıtları vereceksin. Eğer onları doğru yönetirsen, iş onlarındır, fakat şerefi sana aittir" denmektedir.(27)
Sinan bir yandan sultan yapılarını tasarlarken, öte yandan Cassiodorus'un tanımladığı statüde görev yapıyordu. Avusturya sınırında bir kale yapılması gerektiği zaman gönderilecek mimar onun vasıtasıyla gönderiliyordu. Yapıya ilişkin kuralların uygulanması ondan soruluyordu. Osmanlı İmparatorluğu'nda Hassa Mimarları Ocağı, Batıda benzer kuruluşlardan daha önce ortaya çıkmış, ilginç bir kuruluştur. Bunun özellikle Sinan tarafından, özellikle, imparatorluğun sürekli büyüyen sınırları içinde inşaat işlerine yetişebilmek için geliştirilmiş olması gerekir. Hassa Mimarları Ocağı'nın kadrolarının oldukça geniş olduğunu, Ferhad Paşa doğu seferine çıkarken yanına Sinan tarafından dokuz mimar verilmesinden anlayabiliyoruz. Yapılara damgasını vuran Sinan olmakla birlikte doğrudan onun tasarımını göreceğimiz anıtlar, büyük bir olasılıkla listelerde sayılanlardan çok daha azdır. Onun kişisel üslubunu ayırt edecek yeterli araştırmalar yapılana kadar, listelerdeki yapıları onun atölyesinin ürünü olarak düşünmek gerekir. Fakat kolektif bir çalışma ürünü olarak kabul edilince Sinan sanatının yorumunu üzerinde temellendireceğimiz yapıların seçimini dikkatli yapmak gerekir. Çünkü kesinlikle müellifi olduğu yapılarla, onun sanat imgesine hiçbir katkısı olmayan yapılar yan yanadır. Davud Ağa'nın yaptığı yapıların, sonradan Sinan'ın yapı listelerine konduğunu biliyoruz. Bugün yok oldukları için üzerinde bir şey söylemek olanağı olmayan yapılar dışında, listelerdeki yapılardan ancak 139'u onun tasarımını en azından kontrol etmiş olduğu yapılardır. Hassa mimarbaşı, tasarımını düşünmese bile, bütün yapı alanının sorumlusu olarak, anonim bir "auteur"lüğün temsilcisidir. Bir yandan imparatorluk boyutunda anonim bir tasarım otoritesi, öte yanda, devlet büyüklerine sunulmuş bir artistik yetenek arasındaki ikilem, Sinan'ın sanatındaki tasarım kararının yorumunda büyük önem taşır.
1- A.Badawy, “İmhotep” maddesi, Macmillan Encylopedia of Architects. New York, 1982. 2 Cilt; 454-64.
2- L.Hautecoeur. Historie de I'architecture classigue en France, Paris. 1948, 2. Cilt. 527•668.
3- Ö.L.Barkan, Süleymaniye Camii ve İmareti inşaatı,. 1550-1557, 1.cilt, Ankara-1972; 2. cilt, Ankara-1974. 4- SUMMERSON, AGE, New York, 1963.
5- Herman Hesse, Das Glasperlenspial, 1943, İngilizce çeviri, Magister Ludi,IThe Glas Bends Game) New York.1969.
6- TB. 49-50.
7- Bu iki yazmadan başka. Topkapı Sarayı Kütüphanesi'nde Risaletü'l¬ Mimariye ve Tuhfetü'l-Mimarin adı altında aynı numarada tek nüsha olarak bulunan iki yazmadan birincisi eksik bir kopyadır. Sinan'ın kısa yaşamının ve hamamlarının listesini veren bir diğer yazma (Adsız Risale) yine Topkapı Sarayı’ndadır. Bir diğer yapıt Rumeli Eyaleti, Defter Kethüdası Dayızade Mustafa Efendi tarafından Edirne Selimiye Camisi ile ilgili Risale-i Selimiye adlı, 1751 tarihli yazmadır. Bu risale, Süleymaniye Kitaplığındadır. Süleymaniye Kitaplığında Şair Eyyubi tarafından kaleme alınmış bir yazma Sinan'ın Kanuni için yaptırdığı Su Yolları'nı anlatır. Bunların en düzenli olanı Tezkiretü'l-Bünyan'dır. Tarihli ve tarihsiz yedi kopyası, muhtelif kitaplıklarda bulunmaktadır. Tezkiretü'l-Bünyan 1899'da Ahmet Cevdet Paşa tarafından yayımlanmıştır. S.Saatçi, özellikle eski nüshalarda yapı listelerinin bulunmadığını, fakat 1792 tarihli Süleymaniye Nüshası, Fatih Millet Kütüphanesi nüshası ve Milli Kütüphane'deki nüshalarda listelerin bulunduğunu, yapıtın Sinan'ın çok yaşlı olduğu bir dönemde (1586'dan sonra) yazıldığı kanısındadır: Saatçi, age; Sinan'a ilişkin Kaynaklar için bkz. Z.Sönmez, Mimar Sinan ile İlgili Tarihi Yazmalar-Belgeler, (İstanbul-1988) ve Rıfkı Melül Meriç, Sinan'ın Hayatı, Eserlerine Dair metinler, (Ankara-1965)Meriç, Tezkiretü'l-Ebniye'nin birkaç nüshasının ayrıca tanımlarını yapmadan, karıştırarak kullanmıştır.
8- İ.H.Konyalı, Mimar Koca Sinan, Vakfiyeleri, Hayır Eserleri, Hayatı, Padişaha Vekaleti, Azadlık kağıdı, Alım Satım Hüccetleri, Yeni Baskı, İstanbul, 1948; Konyalı tarafından yayımlanan vakfiyenin sadece İ. Ateş'in yayını ile karşılaştırılması yararlıdır: İ. Ateş, (Vakfiyesinin ihtiva ettiği bilgiler ışığında, Mimar Sinan), M.K.S.I, 3-26; ayrıca Ahmet Refik Altınay'ın 16.Yüzyıl Divan Kayıtlarından yayımladığı örnekler için de, Sinan'ın Yapı Etkinliklerine ilişkin bilgiler vardır: A.R. Altınay, 10. Asrı Hicri'de İstanbul Hayatı, Yeni Baskı, İstanbul, 1988.
9- Konyalı, age, 108.
10- Meriç, age
11- Cumhuriyet Dönemi başında harap olmuş sebil ve nazire duvarları 1931-38’de Mimar Vasfı Egeli tarafından restore edilmiştir. Mermer sebil, Sinan'ın türbe mimarisine uymayan kaba bir üslup ve ayrıntılarla yenilenmiştir, hazire'nin kapısının yeri değiştirilmiş ve hazire büyütülerek mermer şebekeli pencerelerin sayısı artmış, bu nedenle yapının özgün mimarisi, değişikliğe uğramıştır. Fakat asıl türbe, fazla bir müdahale görmemiştir. Sinan türbesi adı altında, genellikle bu sebilin ve yeni hazire duvarlarının fotoğrafları yayımlandığı için Sinan Türbesi, tümüyle yanlış bir imge ile tanıtılmaktadır. Oysa, içinde büyük sandukası olan türbe dikdörtgen planlı, başucu küçük bir kubbe, kalan bölümü tonozla örtülü bir revak şeklindedir.
12- Konyalı,age, 150-53.
13- age,112-13.
14- Sinan'ın vakfiyesinde adı geçen mescidi Mimar Sinan Mescidi olarak 20. yüzyıl başına kadar yaşamıştır. Kapalı şerefesi ve kubbesi ile ilginç bir minaresi vardı. Bkz. Konyalı age 94-102 Gürlitt bk,65.
15- Konyalı age 65.
16- F. Çağman, (Mimar Sinan Döneminde Ehli Hifer Teşkilatı), Mimar Sinan Dönemi Türk Mimarlığı ve Sanatı, ed.Z. Sönmez, Istanbul, 1988,73-77.
17- age,76.
18- L.D.Ettlinger, (The Emergence of the Italian Architect During The Fifteendh Century), The Architected.S. Kostof, Oxfort. 1977,97.
19- TB, 141.
20- Ettlinger, age, 107.
21- age, 115.
22- S.Kostof cd. "The Architect, Oxford of the Middle Ages, East and West", The Architect, Oxford, 1977-97.
23- Nasuhu's Silahi (Matrakçı), Beyan-ı Menazil-i Sefer-i Irakeyn-i Sultan Süleyman Han, H.G. Yurdaydın, ed; Ankara,1976; N. Anafarta, Hünername Minyatürleri ve Sanatçıları, İstanbul 1969.
24- K.Çeçen, Kırkçeşme Su Yolları, İstanbul, 1988.
25- Lokman'ın Sürname-i Hümayun'unda Nakkaş Osman'ın Süleymaniye Maketi en çok tanınan örnektir.
26- Model Antikite'den bu yana yapılmıştır. Ayasofya'da İmparator'un İsa'ya kiliseyi sunması, sadece simgesel değil, fakat bir model fikrini içeren bir resimdir. Bütün bu resimlerin, modellerin kaybolması, bunların yapı fikrini saptamak, uygulamada yol göstermek için yapıldığını ve yapının kendisi bittikten sonra bir belge olarak saklanmalarının hiçbir anlamı kalmadığı için yok edilmiş olmalarından kaynaklanmaktadır. Bu bir boş inanç (Batıl itikat olabilir..)
27- S. Kostof, ed; Ege; 68.


 

 


 

 
Eklenme Tarihi: 2008/06/23 - 20:33 / Ekleyen: Mimar Sinan Webmaster

8888 sinan road, atatürk ile mimar sinan, atatürk mimar sinan, mimar, mimar ekibi, mimar kime denir, mimar nedir, mimar sina, mimar sinan, mimar sinan a mektup, mimar sinan biyografisi, mimar sinan camii, mimar sinan eserleri, mimar sinan forum, mimar sinan fotoğrafları, mimar sinan güzel sanatlar, mimar sinan güzel sanatlar fakültesi, mimar sinan hakkında, mimar sinan hakkında bilgi, mimar sinan hakkında bilgiler, mimar sinan hayat, mimar sinan hayati, mimar sinan hayati eserleri, mimar sinan hayatı, mimar sinan hayatı eserleri, mimar sinan heykeli, mimar sinan kimdir, mimar sinan konservatuar, mimar sinan lisesi, mimar sinan neden büyüktür, mimar sinan nın hayatı, mimar sinan resimleri, mimar sinan resmi, mimar sinan selimiye, mimar sinan selimiye camii, mimar sinan türbesi, mimar sinan universitesi, mimar sinan vikipedi, mimar sinan üni, mimar sinan üniversitesi, mimar sinan üniversitesi güzel sanatlar, mimar sinan üniversitesi güzel sanatlar fakültesi, mimar sinan üniversitesi resimleri, mimar sinan ünv, mimar sinan ın eserleri, mimar sinan ın hayatı, mimar sinan ın hayatı eserleri, mimar sinan ın yaptığı eserler, mimar sinana, mimar sinana mektup, mimar sinanin eserleri, mimar sinanin hayati, mimar sinanin hayati eserleri, mimar sinanin hayatı, mimar sinanın, mimar sinanın biyografisi, mimar sinanın eseri, mimar sinanın eserleri, mimar sinanın eserlerinin resimleri, mimar sinanın hayat, mimar sinanın hayati, mimar sinanın hayatı, mimar sinanın hayatı eseri, mimar sinanın hayatı eserleri, mimar sinanın hayatı esrleri, mimar sinanın hayatı kısa, mimar sinanın hayatı vikipedi, mimar sinanın hayatı yaptığı eserler, mimar sinanın kısaca hayatı, mimar sinanın mektubu, mimar sinanın yaptığı eserler, mimar sinanın yaşamı, mimar sınan, mimar sınanın hayatı, mimarsinan, mimarsinan atatürk, mimarsinan eserleri, mimarsinan kimdir, mimarsinan üniversitesi, selimiye cami, selimiye camii, selimiye camisi, selimiye camisi nerede, sinan, sinan göker, sinan perfume, sinan sakic, sinan vllasaliu, süleymaniye camii, süleymaniye camisi, teknoloji tasarım, şehzadebaşı cami, şehzadebaşı camii, mimar sinan, hayatı, eserleri, süleymaniye, selimiye, camii, selimiye camii, süleymaniye camii, mimar sinan'ın hayatı, Mimar sinan eserleri, mimar sinan hayatı, blue mosque

88